TÜRK’ÜN EFENDİSİ MÜNİR DERMAN: Manevi Alemden Yağmur Damlaları

Ruh vardır derler…Ruh yoktur derler…Her ikisi de birdir. Yok dediler varlığından şüphe ettiler ki yok demişler. Var dediler var olduğunu sezdiler. Yok olandan hiç bahsedilir mi? Ruh bir vardır ki yok görünür. Bir Allah dostu böyle söylemiş… Yok diyenler dışı süslemek için uğraşırlar. Dışlarını süslemek isteyenler içlerini harab etmeden bunu başaramazlar… Fakat içi süslemek çok güç ve çok zor bir iştir…

Manevi alemden gelen bu yağmur damlaları içinizi ıslattıkça, ruhunuzda bir başkalık, bir huzur duyacaksınız… Bu satırları münakâşa etmeden, sûal sormadan, gökte bir hayal seyreder gibi okumak yeter…His olarak okuyun, akıl olarak değil… His olarak takip ederseniz tatlı bir rüya zevki içine dalarsınız… Akıl olarak devam ederseniz nefsin gaflet zincirinden çıkamazsınız… Gülünç olursunuz… Aklın ötesinde şûhud aleminin dışında zaman zaman manevi seyehatlere çıkan içleri aydın kimselerin seyahat notlarıdır, bunlar da ondan böyledir… İnsan özü kokan toprakta yeşermeye başlayan buğday çimleri gün ve haftalar geçtikçe boy atar, toprağı kaplar… Simsiyah toprak yeşil bir derya olur. Rüzgâr bu yeşil nimet namzedi denizde, sakin ve her an değişen, muntazam ve yek diğeri içinde birden bire kaybolan dalgalar husûle getirir. Bir gün gelir nimet olma amacında bulunan yeşil deniz sararır içi aziz nimet dolu başlarını öne eğerler, kendilerini o hale sokana adeta huşû ile rükû içindedirler… Buğdayın bu halinden kimse haberdar değildir. İşte küçük hikâyedeki hoş çile gibi satırlarımızı okuyun; içinizde kalsın kimseye söylemeyin.. Okuya okuya siz de ruhca buğday gibi olgunlaşırsınız..

Buradaki olgunlaşmada ruhen bir cehde lüzum yok… İnsan topluluğuiçinde binbir renkle yoğrulup,bitkin bir hale gelen insan ruhunu yıkamak, hem de bütün şüphe ve batıl düşüncelerini, hırslarını, kötü arzu ve heveslerini silip süpürmek, maddi cesedin ve maddi refahın  bir şey ifade etmeyip; ruhun manevi huzur içinde ancak rahat ve mes’ut olacağını da en güzel, en cazip, en hakikat yoldan öğretmek manevi sevabına kavuşarak mukaddes ve her şeyden münezzeh varlığın rızasına bahan arıyor bu yazılar… Muhtelif kitaplardan alınmış, veyâhut bir tahsilin neticesi akıl ve mantıkla sıralanmış lâflar değildir . . .Kalp penceresine akseden hakikatların insan özü ile ifadeleridir…Yazan yazmamıştır. Yazana kalp maverasından yazdırılmıştır da ondan bir kıymet taşıyor… Yağmur gökten toprağa düşer. Birçok hoş ve iyi işler görür. Tekrar göğe buhar halinde yükselir. Bu güzel işleri yapan bazen bulut; bazen kâr, bazen buhar, bâzen insan şeklinde bir rahmet olur. Bu değişiklikte rahmet kalıptan kalıba, şekilden şekle giriyor. İşte gayemiz budur.Biz bunlan anlatacağız, söyleyeceğiz okuyanları da rahmet denizinde seyâhatlere çıkaracağız…

 Manevi hazla dolu gönüllerin her an çevrildiği, ruhi arzuların kabul edildiği YERE doğru seyahate çıkmışlardı… Uzun maddi bir meşakkat, sabır, tahammül, kanaat hasletlerinin seferber edildiği bir kafile yavaş yavaş yol alıyordu…Binbir renk ile süslü kervanı kâh rüzgâr, kâh sıcak, kâh susuzluk, kâh açlık okşuyor geçiyordu. Vücut ve ruhlarında bu güçlükler bir tesir yapmıyor.. Gönülleri dolu, akılları doymuş, vücutları pişmiş durmadan yürüyen bu kervan sabır, kanaat, tahammül, fazilet, adalet, doğruluğun sembolü yekpare bir kütle halinde yoluna devam ediyordu… İçlerinde öyle gönülleri dolu, öyle ateşli, öyle manen zengin insanlar vardı ki, bunlar zaman zaman kervandan ayrılıyor, hedeflerine kervanları henüz ulaşmadan gidip gidip geri geliyorlardı . . .
Kervanın geceleri konakladığı yerlerde, yıldızlı semalarda ruhen gezenler, karanlıkların içinde nur bularak oraya gidip gelenler var. Bu kervan kütle halinde maddi bir varlık bir ihtişam arz ederken, manen yerinde durmayan ve daima dalgalanan bir nur membaı idi… Çünki gayeleri nurun çıktığı yere varmaktı. Zaten onun için yola çıkmışlardı..Hele içlerinde bir tanesi vardı ki konuştuğu zaman etrafındakilere ümit, fazilet, doğruluk, manevi bir huzur dağıtıyordu… Bu zatın cildi şeffaflaşmış, adeta insan şeklinde bir nur yığını halini almıştı. İşte bir gün bu kervana tesadüf ettik… Sohbetlerinde bulunduk… Onları dinledik…

Bize birçok hakikatlar anlattılar. Biz de onları okuyucularımıza bu yazılarımızda anlatacağız…Mütevazi küçük bir kasabada, gayet temiz ve şirin bir evdeotururdum… Gündüzleri hastalarla uğraşırdım, manevi ve ruhi tarafımı takviye için.., küçüklüğümden beri kıymetli annemin telkin ve öğretimi ile Allah emirlerini, insan olmak şükrünü harfiyen yerine getirmek arzu ve hevesim, akademik bir ilim gözü ile taassup denecek derecede düzgün ve sarsılmaz bir halde idi… Ruhiyat tahsilim ve doktor olmam, bu düşünce ve inanma kabiliyetimi sarsmak değil, manevi tarafımı takviyeye hizmet etti…Her türlü hurafe ile karışık din bilgilerinin üstünde, bana bir inanma zevki ve kabiliyeti verdi. Bu lütuftan dolayı fevkalhad memnun ve bir huzur içindeyim…

Hayatta çok maddi sıkıntılara, aylar ve yıllarca duçar oldum. Fakat bunlar ruhiyatım üzerine tesir değil, küçük bir leke, bir toz bile konduramadılar. Bundan dolayı büyük ve tatlı bir şükür tarif edilmez bir huzur, sarsılmaz bir inanış içinde dünyada iş ve gücümle meşgulüm… Bu hasletlerin muhassalası üzüntü vermeyen, bunaltı hissettirmeden bir sabır mecmuası haline getirdi beni… Bu  basit görünen hasletlere insanı kavuşturan yolların, tatlı çilelerin hikâyeleridir bunlar…

Günlerden bir yaz günü idi… Kazadan ayrılmış tek başıma kırlarda dolaşıyordum… O mıntıkada çok bulunduğum için beni herkes tanır hürmet eder ve çok severdi… Ben de onları severdim… Çoban köpekleri bile tanırdı, kuyruklarını beni gördükleri zaman sallarlar yanıma gelirlerdi.Ben hayvanları çok severim zaten… Onlara ara sıra ekmek de götürürdüm… Çok eski devirlerde yaşamış bir olgun, en fâziletli canlının köpek olduğunu söyler. Bir dilim ekmeğe hayatı boyunca sadakat. Kolay iş değil… İnsan fazileti kedininki gibidir. Menfaatine dokundu mu elinizi tırmıklar…Birden bire karşıma o mıntıkanın yabancısı olduğu elbisesinden, yüzünden, her türlü hareketinden belli, yaşlı beyaz sakallı başında yeşil bir sarık bir adam çıktı. Bana doğru eğildi.. “Doktor bey!” diyerek selâm verdi. Sağ omuzumu öptü. Tarif edilmez güzel bir koku içinde yıkanmış gibi kokuyor… Gözleri siyah zeytin gibi parlak, insanın görmediği yerleri gören bir bakışı ve insana huzur ve emniyet veren bir tavrı vardı…Oğlum doktor Bey yolumu şaşırdım. Bana (D.D) köyü yolunu gösterirmisin dedi. Bu köy bulunduğumuz yerden azami birbuçuk kilometre yokuşta idi. Ben sizi oraya kadar götürürüm dedim yürümeye başladık… Havanın güzelliğinden, tarlaların bereketinden, göğün temiz maviliğinden bahsediyordu… On dakika ancak yürümüştük. Etrafıma baktım bulunduğumuz mıntıka değişmişti…Belli etmeden hayret içinde kaldım… Karış karış bildiğim bu yerler, tanımadığım bambaşka bir mıntıka idi. Gök aynı, güneş aynı, ihtiyar aynı, ben aynı.. Fakat mekân ve yer o yer değildi… İçimden annemden öğrendiğim birçok yardım ve istimdat ayetlerini okumaya başladım.. Korkmuştum. Fakat bunu belli etmiyordum…

Birden bire; “Oğlum doktor bey, merak etme, hayret etme, korkma… Ben zaten senin bütün bu hallerini senden gidermek, korkunu kaldırmak için vazifeliyim” dedi… İsmini söyledi. Söylememe izin vermedi. Mekanı bildirdi tarif ve isimlendirmeme müsade etmedi… Nereye götüreceğini anlattı, kimseye bildirmeme aman vermedi… Tepeyi aştık tatlı bir meyil ile yeşil bir vadiye doğru iniyorduk… Bir göl kenarına geldik… Göl uzun bir kilometre kadar dar ve suyu tatlı idi… Gölü
nasıl oldu bilmiyorum yürüyerek, su üzerinde geçtik hayret içinde idim ayaklarım suya batmıyordu… Su üstünde iz bırakmıyordu… Zaten ayak izleri su kenarına kadar varır sonra o da kaybolur… Tatlı bir huzur içinde idim… Karşı sahile tekrar çıktık… Biraz gittik… Kesif yemyeşil ağaçlık bir yere dahil olduk…

Orada yüzlerce kişi oturmuş beni götüren zatın aynısı gibi zatlar… İçlerinde hiçbirine benzemeyen her tarafından nur ve emniyet veren insan içine yayıldıkça insanı hafifleten bir koku yayılıyordu… Bana ikram ettiler… Oradakileri anlatmama izin verilmedi… Gördüklerimi söylememek için yemin ettirdiler… Bana, ben sormadan birçok şeyler öğrettiler… Öğrettiklerini değil de anlattıklarını ben de bu yazılarımla anlatacağım… Bunda hilâf yoktur. Hepsi hakikattır…

Suyu tatlı gölün öte tarafındaki meclisden ve yerden ayrıldıktan sonra gölü bana aynı zat geçirtti… Yokuşu çıktık… Tanımadığım o mekanda, geldiğimiz yerleri aynen görerek yürüdük…İhtiyar durdu: “Oğlum artık ayrılacağız .” dedi. “Sen uzun senelerden beri mideni boş bıraktın… Buna
da sebep midendeki hastalıktır… Bir de çocukluğundan beri aldığın terbiye ve teneffüs ettiğin temiz havanın şükrüne bağlı olman ve bunu hiç unutmamandır…”

“Mideyi boş bırakmak, hikmet ve manevi alem hazinelerinin kilididir.Bâtın gönül pınarları ,açlık ve oruç bereketi ile fışkırır… Bununla herkesin aynada gördüklerinden daha fazlasını bir tuğla parçasında görebilirsin… Biraz evvel meclislerine götürdüğüm yerlerde gördüklerin –birisi müstesna – yük çeken develer gibidirler. Ağır yükler çekmiş, çok sıkıntılı yollar çiğnemişlerdir… Sayısız konaklar ve merhaleler aşmışlar. Ağır yükün altında adım atmış, az yemiş, dar boğazlı olmuş zayıflamışlardır… Bugün Ramazandır. Sen oruç tutuyorsun. Gördüğün yerde sana ikram ettiler. Yemedin, verdiklerini yanına aldın. Akşam onunla iftar edersin ..”dedi.Gözlerimi öptü. Göğsümü meshetti.. Tekrar sağ omzumdan öptü. Arkana bakmadan yürü oğlum diyerek benden ayrıldı.

 Ben yürümeye başladım, küçük bir yokuş çıkıyordum. Tepeye vardım. Tekrar yürüyordum. Bir aralık, yol üstünde bir karınca yığını gördüm. Merakla eğilerek onlara baktım. Yuvaları başında toplanmışlardı. Biraz o çalışkan ve mübarek hayvanları seyrettim… Doğruldum… Ortalık kararıyordu… Saatime baktım akşama 45 dakika vardı. Semti meçhule doğru yürüyordum. Yalnız kasabama eski yerimde olsaydım; şimale doğru yürümem icab ediyordu. Ben de tanımadığım mekânda şimale doğru yürümeye başladım. Tekrar saate baktım. 15 dakika iftara vardı. Yorulmuştum da. Yolun sağ tarafına oturdum. Biraz dinleneyim ve ne yapacağımı da şaşırmıştım. Bir iki dakika geçmişti ön taraftan iki kişi belirdi. Merhaba “Doktor bey!” dediler. Bunlar kasaba köylülerindendi. Kendilerini tanıdım. “Yoruldunuz mu nereden geliyorsunuz?” dediler. “Aşağıya iniyorum biraz gezmiştim…” dedim… Yoluma devam ettim. İftar olmuştu. Allah’ı anarak ikram ettikleri gıdalarla iftar ettim. İçime bir ferahlık, vücuduma bir şey yayılır gibi oldu. Tarif edemiyorum… Biraz sonra tanımadığım mekân değişmeye ve tanınmaya başladı. Kasabaya yanaşmıştım. Eve geldim. Ailem ve annem “Nerede idin?” dediler…Merak etmişler… “Biraz kırlarda dolaşıyordum.” dedim. Annem, “Oğlum saat l l de evden çıktın, şimdi saat 19.” dedi. “Yüzün niçin solgun? Yine midene ağrı mı girdi…?” Sedire uzandım. Bana dokunmadılar. Annem alnımı okşuyor ailem ayak ucumda idi… Sahur oldu dediler. .. Bu hakiki macerayı anneme ve aileme anlattım. Ailem hayret etti… Annem güldü… Ve “Bak ne güzel yemekler hazırladım sahura…” diye söyleyerek “Yarın gece Kadir Gecesi oğlum. Mübarek Ramazan da çıkıyor bir daha ya kısmet” dedi. Bu hadise böylece kapandı .

 Aradan seneler geçti… Birçok çilelere duçar olduk. Kıymetli ağabeyimi kaybettik… Şimdi o mübarek ağabeyimin aziz manevi hatırasına ithaf için bu satırları hafızamda dün gibi yakın ve gündüz gibi aydın duran o hadiseyi ve orada bana anlatılanları anlatacağım… Bu anlatmada sizi adeta sisli bir hava içinde gezdireceğim. Çünki buna mecburum ve böyle kapalı anlatmaya da söz vermiştim…

Dr. Münir Derman (K.S.)

Bunlar da hoşunuza gidebilir...