SÖMÜRGELEŞME

Genç kaptan anlatıyor:

Alman grubu gezdiriyorum. Gemideyiz. Hepsi İngilizce biliyor ama hiçbiri İngilizce konuşmuyor. Su altındaki “Batık Kent’i tanıtıyorum İngilizceyle. Alman bu dille dinlemek istemiyor. Almanca söyle, diyor. İngilizce anlattıklarımı anlamaz görünüyor, omuz silkiyor. Hele o gün biri açıkça: “Bize Almanca anlat!”dedi. “Almanca konuş. Biz Almanız!”

İşte o zaman bende şafak attı. Cevabı yapıştırdım:“Niye ben Almanca konuşayım? Sen Türkçe konuş! Burası Türkiye!”

Kaptan Yusuf , bu tartışmadan çok etkilenmiş. Yirmili yaşların ortasında bir genç adam. Küçüklüğünden beri gezginlerle (turistlerle) iç içe. Bütün yabancıları özellikleriyle biliyor, tanıyor. Neden biz yabancılar karşısında bu durumdayız diyor, bize dayatılan İngilizce öğrenme zorunluluğuna, bu ortalığı kasıp kavuran İngilizce konuşma sevdasına aklını takmış:

“Tamam İngilizce dünya dili. Sömürgeleştirmeyi iyi bilen bu millet dünyayı dilinin egemenliğine almış. İngilizce bilelim ama neden kendi dilimizi bırakıp İngilizce konuşalım? Ülkemizi gezmeye gelenler bizim dilimizi öğrensin. Biz değil, onlar ellerinde sözlükle dolaşsınlar. Her ülkede böyle de, niye bize gelince başka! Niye bazı kaptanlar gemilerine bile yabancı adlar takıyor? Gemisine vergisi az diye Amerikan bayrağı çekiyor? “

Orada bir tekneyi gösteriyorlar. Kocaman bir beyaz kuğu gibi tekne. Başında Amerikan bayrağı. İçinde Türkler var. Gençler bağıra çağıra konuşuyor, inip biniyorlar. Tekne bir Türk doktorun. Üç kuruş az vergi vermek uğruna Amerikan bayrağı altında dolaşmayı, özyurdunda böyle utanılacak bir durumda gezmeyi içine sindiriyor. Bu yurdun ekmeğini yemiş, suyunu içmiş, okullarında okumuş. Bu yurdun insanının hastalıklarından, sağlığından para kazanıyor. Demek öyle kazanıyor ki, böyle bir tekne alabiliyor. Buna karşı teknesinde Amerikan bayrağı. Böyle pek çok tekne var. Bu ülkenin iş adamları… Parayı kepçeyle kazanıyorlar ama tekneleri Amerikan bayraklı.

Bakkaldayım. Bir adam kasadaki çalışana soruyor: “ Li kola var mı?” Kasadaki çalışan anlamıyor: “ Ne istediniz? “ “Li kola!” Meğer adam “light” dermiş. Böyle denildiğini duymuş, duyduğunu da taklit etmiş aklınca. Light ne miymiş? Şekeri az, kolalı içecek. İngilizce bir sözmüş. Kelime anlamı, hafif, ağır olmayan. Bu bir içecekse neden hafif olur? Şekeri azsa veya şekeri yapay tatlandırıcıdan ise… Bunu diyet ( sağlık için bir beslenme düzeni), perhiz, rejim yapanlar kullanıyor. Diyet, rejim , Fransızca kökenli, perhiz de Farsça kökenli. Bu üç sözcük de eskiden beri kullanılıyor, dilimize girmiş. Şimdi bu “li” ne? O halde ne demek gerekir böyle bir şey aranırsa. En temiz Türkçeyle: “ Şekersiz kola istiyorum.” denmez mi? “Diyet kola istiyorum. Yapay tatlandırıcılı kola istiyorum.“ da denebilir. En azından bu sözlerin dilimizde bir anlamı var. Ya “light” sözünün? Nedir bu?

Son zamanlarda çok “bulaşık” biri oldum. Önüme gelene çatıyorum. Sanki üstüme vazife imiş gibi bu adama çattım, yukarda dediklerimi de söyledim: “Ne bu İngilizce konuşma merakı? Bu sözün Türkçesi yok mu? Türkçede “Li”demenin bir anlamı var mı? Li kolaymış, Allah akıl versin!”

Eve geldim gazete okuyorum. Tarkan adlı şarkıcı son konserinde, konserine gelen Cem adlı oyuncuya ( Adından sesli harfleri çıkararak yanlış bir yolu açan, Türkçeyi yozlaştıran bir kişi bu.) İngilizce seslenmiş:

“Cem, my man!”(may man)

Böyle yazmış gazete. Yazımı doğru mu yanlış mı bilemem, yazdıkları gibi aldım. Okunuşunu ayraç (parantez) içine yazdım. Gazete bunu başlığına almış. Haber olarak bir sayfa da konserin açıklaması var. Bu söz, o açıklamaya göre “adamım !” demekmiş. Kelime anlamı ise “Kocam! Benim adamım!, Erkeğim!” demek.

Tarkan adlı şarkıcı bu Cem adlı oyuncuyu konserinde en ön sırada yanında karısıyla falan görünce heyecanlanmış: “Cem, adamım!” diye İngilizce seslenivermiş.

Bakınız, şarkıcı Türk, oyuncu Cem Türk. Konser Türkiye’de. Dinleyiciler Türk insanı. Konser veren şarkıcı bir Türk’e, Türkiye’de, Türkçe verdiği konserde silah zoruyla moruyla değil, düşman (?) askerlerinin (İngiliz- Amerikan) korkusuyla falan da değil – çok şükür henüz resmen sömürgeleri değiliz- kendiliğinden böyle sesleniyor.

Böyle seslenme toplumdan tepki görmüyor. Islıklanmıyor bu ikili. Gazetelerde bu olay yazılırken ayıplanmıyor bu şarkıcı ve buna yanıt veren oyuncu. Tam tersine bu seslenişi, Türkiye’nin eski adıyla “Amiral Gemisi” olan Hürriyet Gazetesi İngilizce yazımıyla başlığına almış. Bu seslenişten ne bir gocunan var, ne bunu sorgulayan!

Sonra sahnedeki bu karşılıklı sohbette, Cem, Tarkan’a bir fotoğraf için, fotoğrafı barkovizyonda göster , demiş. Tarkan da, “Tamam gösteririz.” dediğine göre bu “barkovizyon”un ne olduğunu bir tamam anlamış. Onlar anladığına göre size de anlamak düşer. Boru mu bu! Koskoca (!) İngiliz dili!

Bu dili öğrenin, konuşun, derslerini görün, kurslara gidin! Eğitim diliniz olsun!

Bu dili bebenize bile öğretin, bu dille eğitim, öğretim görün, okullar bitirin, bu dille günlük yaşamınızda konuşun, her yerinize bu dille yazın, bu dilli gömleklerinizle ortalıkta dolanın, bu dille düşünün, bu dille düş görün!

Türkçe konuşurken ise, ıng…ıh… diye diye sözcük arayın. On onbeş sözcükle derdinizi söyleyin. Olmadı İngilizce devam edin!

Nasılsa bu dil sizi sarmış sarmalamış. Bir örümcekağı gibi sarmış yalakaları, yabancı hayranlarını, omurgasızları, Türk ulusunun düşmanlarını, onların bebesini, çoluğunu çocuğunu, doktorunu, mühendisini, aydın geçinen kimliksiz tatlı su sazanlarını, aldatılmış sıradan vatandaşları… Hepsini sarmış…

Sömürülmek isteyeni sömüren çok olur. Hele sömürmek doğuştan gelen özellikleri olan, genlerinde olan, anayurtlarının dışında dünya kadar ülkeyi hep sömürdükleri için bazı ülkeler, bu işte pek başarılıdır. Koskoca Hindistan ufacık İngiliz krallığının sömürgesi olmadı mı uzun yıllar? Ya Afrika ülkeleri? Arap ülkeleri Amerikan sömürgesi değil mi şu anda bile? Ellerinde İncil, dillerinde İngilizce, Fransızca… Afrika’yı, Asya’yı sömürenler kimdi bilmiyor musunuz?

Bu sömürgenler, bu yayılmacılar şimdi yeniden ülkemizdeler. Hem de iktidarın yardımıyla bizi dönüştürecekler, kimliksizleştirecekler, dilsizleştirecekler…

Cemaatsiz kiliseler boşuna mı açılıyor? Tarihî kiliselere bile çan takılmadı mı? Buralara “mal bulmuş Mağribî gibi” koşuşturmuyor mu Yunanlar, Ruslar?

Kıyılarımıza keyfi yerleşen, kıyılarımızı kapatan, kıyılarımızda İngiliz kasabaları kuran İngiliz’in ülkemizde ne işi var? Hem de tapusu verilerek, al burası senin artık denilerek dağıtılan topraklarımızı ele geçiriyorlar. Borç batağındaki Yunan bile adalarını kiraya veriyor, bir karış toprağını satmıyor! Hindistan’ın yerini biz mi aldık, onların yeni sömürgeleri mi olduk? Pıtırak gibi çoğalan, sayıları on binlerceyi bulan evkiliseleri ne için?

30 Ağustos 1922’de, işgal ettiği, giderken yakıp yıktığı vatan topraklarımızdan kovulan, denize dökülen Yunan sizce şimdi boş mu oturuyor? Parayı bastırıp bastırıp topraklarımızın sahibi olmuyor mu yani? Ermenilerin elleri armut mu topluyor sizce?

Hollanda küresel ısınmayla yeryüzünden silinecek, sular altında kalacakmış. Nereyi yeni vatanları seçecek dersiniz bu tarihi boyunca yayılmacı olan ülke?

Belçikalılar topluca ülkemizde nereye yerleşiyor? Fransız bölgesi neresi olacak? Araplar en çok neremizi beğendiler? Tarım arazilerimiz ne durumda bileniniz var mı? Irmaklarımız ne durumda? Derelerimizin hidroelektrik santral (HES) yapılacak numarasıyla paylaşımı ne için? Sularımız neden yağmalanıyor? Yabancıya geçiyor?

Suriyeli çeteciler, belinde, elinde silahıyla , kendi asker giyimiyle ülkemizde dolaşıyor, yasa tanımıyorlarmış. Atatürk’ün hasta yatağında ülkemize kattığı Hatay’da, neler oluyor?

Bizi Atatürksüz bırakmak istemeleri boşuna mı? Bayramlarımızın içi bu yüzden boşaltılmadı mı?

Küçük Elif’e soruyorum, hangi bayramı kutladık geçen gün, söyle bakalım, diyorum. Önce durup düşünüyor. Sonra bildim, “Şeker Bayramı” diyor, dördüncü sınıfa geçen kız çocuğumuz. 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı duyuran, anlatan olmamış ona. Evine, sokağına bayrak asılmamış. Gelen gezginlere gururla bayraklarını izlettirmemişler, tebrikleri kabul etmemişler ki bilmiyor doksan yıl önce neler olmuş… Bu gün, bizim en büyük bayramımızdır dememiş kimse buraları gezen yabancı gezginlere…Bayraklar asılmamış evlere… Asın diyen olmamış… İlkokuldaki Atatürk büstüne çiçek koyan, çelenk koyan olmamış. Saygı duruşunda bulunulmamış. Bütün gemiciler, herkesi gemilerine doldurarak, hep bir ağızdan marşlar okutarak, bayraklarını dosta düşmana karşı sallatarak, gece ışıklarını yakarak denizde turlar düzenlememiş… Dağ taş bayrakla donatılmamış. Televizyonlar bu kutlu günü bangır bangır vermemiş ki Elif kız bu günü bilsin…

Taner ikinci sınıfta. Onun da hiçbir şeyden haberi yok. Bir bayram şiiri oku. Bir Atatürk şiiri oku, diyorum. Susuyor. İngilizce sayı say desem anında yirmiye kadar ezbere sayar. Gelen yabancıyla çat pat konuşur, hello der, dolar der, bay bay(by by) der. Bir doların üstündeki tek gözlü şeytanın öyküsünü bile anlatır.

Bizi iki kültürle, iki dille sömürge yapacaklar:

Biri İngilizce. Diğeri Arapça.

Zaten tarih boyunca İngilizlerle Araplar birlikte aynı ipte cambazlık etmediler mi bize karşı? Biri diğerinin olmazsa olmazı. Dinci yobazlar İngilizceyle harmanlanmadan, yeşil dolarla sarmalanmadan yobazlık edebilirler mi? İşleri düzgün gider mi?

Okullarda dördüncü sınıfa Arapça neden kondu? Bayram değil seyran değildi, eniştemiz bizi neden öptü acaba?

Tam 30 Ağustos Zafer Bayramı’ndaki rezillikleri, ihaneti, saygısızlıkları konuşuyoruz, bunlara üzülüyoruz, birdenbire yeni bir kötülük daha baş veriyor:

“Yüksek öğretimde İnkılap Tarihi Dersleri kaldırılacak, bunun üzerinde çalışılıyor “ haberi atılıyor ortaya önceki gün…

Ne diyeceğimizi ne edeceğimizi bilemiyoruz, dilimiz nutkumuz tutuluyor… Sömürgeleşmenin hızına, bu yolda böyle arsızca, korkusuzca ilerlemeye şaşırıp kalıyoruz…

Bizler böyle renkten renge girerken bir bakıyorum Milliyet Gazetesi’nin bir yazarı, televizyoncusu bir köşe yazısı döktürmüş. Abbas Güçlü bu işten memnun:

“Eğitimde hemen her şey gibi müfredat ve ders kitapları da değişir. Gelişen toplumlarda bu kaçınılmaz. Aksini düşünmek abes olur.”

Yazısına öyle bir girmiş ki bundan sonra ne derse desin kesin yargısını söylemiş baştan. Eğitimde her şey değişirmiş. Gelişen toplumlarda bundan kaçınılmazmış.(Gelişmek geriye gitmek, sömürgeleşmek anlamında olmalı burada. Geriye giderken nasıl gelişilir dersiniz? ) Bunun aksini düşünmek abes olurmuş. Sözlüğü açıp bakıyorum, abes olmak diye bir söz var mı? Yok. Abes Arapça bir sıfat. Gereksiz, yersiz, boş anlamına geliyor. Akla gerçeğe aykırı anlamında da kullanılıyor. Orada olmak yardımcı eylemi gereksiz.

Demek ki neymiş? Türkçe bitmez bir kaynakmış. Kimse ben bilirim, benim Türkçem yeterli, ben oldum, diyemezmiş… Bunu neden mi diyorum, yazıyı okuyunca anlarsınız.

Yazı şöyle devam ediyor:

“Baksanıza üniversitelerdeki İnkılap Tarihi dersi de kalkıyormuş. Hazır elleri değmişken Türkçe dersini de kaldırsalar çok iyi olur! En azından üniversiteler ve öğrenciler, artık bu utançtan kurtulur.”

Tümce ünlemle bitince, bu bir sitemli, dokunaklı söz olmalı diyorum, bu derslerin kalkmasına karşı çıkılıyor sanıyorum bir an için. İnkılap Tarihi dersini kaldırırsanız, Türkçeyi de kaldırın oldu olacak hiç ders yapılmasın demek istiyor sanıyorum. Sonra üçüncü tümcede takılıyorum. Yok burada amaç başka olmalı. Bu dersler kalkınca üniversiteler ve öğrenciler nasıl bir utançtan kurtulacak? Ne utancı? Hayırdır inşallah deyip devamını okuyoruz. Bundan sonraki tümce “ama” ile başlıyor:

“Ama öğrencilerin bu konudaki bilgi eksikleri (bilgi eksiklikleri denmeliydi) nasıl giderilecek, o çok daha önemli.
Düşünün bir kez, üniversiteye Türkçe ve İnkılap Tarihi dersi koymak demek, öğrencilerin o konuda bilgisiz ve donanımsız olduğu anlamına gelir. Bu bir ayıp değildir de nedir?”

Ne bu şimdi? Bir öyle bir böyle dedi, sonunda ne dediği belirsizleşti, yazı çorbaya döndü.

Şimdi yazarın yalnızca bu dersin değil, bu dersin yanında Türkçenin de kaldırılmasını istediğini açıkça anlıyoruz. Bu dersleri vermek okullar ve öğrenciler için utançmış. Çünkü bu dersleri koymak demek öğrencilerin o konuda bilgisiz ve donanımsız oldukları anlamına geliyormuş. Bu ayıpmış! Ayıp olan neymiş? Öğrencilere bu dersleri koyarak sen bilgisizsin demek istemek! Bakın sonra denenlere:

“Ayrıca, üniversiteye gelinceye kadar, bu iki önemli konuda, öğrencilere bu donanımı kazandıramadıysanız, bu da ayıpların en büyüğü olur ki, bu kararı alanlara şu soruyu sormak gerekir:
12 Eylül dayatması bu dersleri kaldırıyorsunuz iyi, güzel de, üniversiteyi bitirinceye kadar, bu öğrencilere, Türkçe ve İnkılap Tarihi’ni nasıl öğreteceksiniz? Ve daha da önemlisi bu dersleri kaldırıp, yerine ne koyacaksınız?..
Ve sakın ola bu derslere ne gerek var ki demeyin!..”

Üniversiteye kadar öğrencilere İnkılap Tarihi ve Türkçe donanımını kazandıramadıysalar, bu ayıpmış ve bu, ayıpların en büyüğüymüş. Donanımla ne demek isteniyorsa…

Eğitimde bir dersi iyi öğretememenin adına ayıp mı denir?” Ayıp bunu yapma!” “Ayıp değil yap! “ “ Yapamadın , ayıp!” Anlayışa bakınız! Toplumla dalga geçiyorlar sanki…

Ayıp, bu söz konusu ettiğiniz hazırlık sınıflarıdır. Ayıp, Türkçe ders saatlerini azaltmaktır! Ayıp, İngilizce dersini ilkokul ikinci sınıfta başlatmaktır! Ayıp, ilkokul dördüncü sınıfa, bambaşka bir alfabesi olan, onlarca dünya dili arasından neden seçildiği belli olmayan, okulları imam hatip okullarına dönüştürmenin adımı olacağı söylenen Arapça dersleri koymaktır!

Ayıp, Türkçeyi yerel dillerle bir tutmaktır!

Ülkemizin Devrim Tarihi ( Atatürk – Kurtuluş Savaşımız- Atatürk Devrim ve İlkeleri) oku oku, anlat anlat biter mi? Ciltlerce kitap okunsa, yazılsa, çizilse bu konu biter mi?

Türkçe, dilimiz. Kim Türkçeyle donandım artık, Türkçeyi öğrendim diyebilir? Türkçe dersi biter mi? Doğumdan ölüme kadar öğrensek yetmez.

Yazara göre bu dersler 12 Eylül dayatması derslermiş. Yalanın büyüğüne bakın! Altmışlı yılların sonunda bile bu dersler yüksek öğrenimde görülüyordu. Mecburi derslerdi. 1980’in 12 Eylül’ü nerde, altmışlı, yetmişli yıllar nerde…

Yazar, hem nalına hem mıhına, yazmış da yazmış. Amaç sömürgeleşmeye hizmet etmek olduktan sonra. Bu dersleri ortaöğretimde öğretin demek istiyor istemesine de ortaöğretimde öğretmek yeterli mi, kime nasıl öğretilecek onu demiyor! Hem bu, dört, artı dört, artı dört sistemiyle çocuk bu dersleri eğitim öğretimin hangi aşamasında görebilecek? Bu dersleri herkesin öğrenmesi bundan böyle mümkün mü? Bunu eğitim üzerinde habire konuşan, yazılar yazıp duran bu gazeteci bilmiyor mu?

Yüksek öğrenimde, çağdaş bir Türk genci olmanın, ulusunun tarihini, geçmişini bilmenin, dilini öğrenmenin, dilini geliştirmenin öğrencilere ne zararı var ki yazar buna karşı çıkıyor? “Ayıpmış, utançmış” sözleriyle kafaları karıştırıyor.

Yazısının son bölümü, “Hazırlık Sınıfları” adlı sömürgeleştirme sınıfları üzerine. Hangi üniversitede yüzde yüz (yazıda yüzde 100 yazılmış-yanlış yazım) İngilizce eğitim yapılıyormuş bunu merak ediyor.

Öğrenciler hazırlık sınıfını anlayıp derslere başlayamıyormuş. Hazırlık sınıfını anlamak ne demekse? Anlamsız derecede zor olan İngilizce dayatması varmış burada.

Sanmayın bu sınıflara karşı, yabancı dille (İngilizce) eğitime karşı. Türkçeyi bırakıp İngilizceyle eğitim alınması normal görülüyor ki buna karşı çıkılmıyor yazıda. Karşı çıkılan, yabancı dilin bir iki yılda öğrenilemeyeceği. Bu öğrenilen dille de İngilizce eğitim görülecek. İngilizce artık yabancı dil değil, eğitim dili olmuş ülkemizin.

Bozuk , çetrefilli bir Türkçeyle söylenene bakın:

“ABD’de bile bu konudaki mükemmeliyet(mükemmellik) için okul bitinceye kadar süre verilirken, bizde mezuniyette aranan koşulların, hazırlıkta istenmesi çok manidar(anlamlı).”

ABD’de mezun olanlarda aranan mükemmel (eksiksiz, tam, kusursuz, çok güzel) İngilizce bizde hazırlık sınıfında bekleniyormuş.

Bunları diyen kişi üniversitelerdeki Türkçe dersini ayıp sayan kişi. Gereksiz gören kişi. İngilizce eğitime karşı sözü yok, bütün dersleri, dünyanın en büyük dillerinden biri olan Türkçeyi bırakıp el oğlunun “kıytırık” diliyle yapmamıza da karşı çıkmıyor. Gençlerimizi yurtsever yapacak, onlara ulusal bilinç verecek, başlarını dik tutacak, özgüvenlerini artıracak İnkılap Tarihi derslerinin kaldırılması düşüncesine bir şey dermiş gibi yapıp aslında hiçbir şey demiyor bu kişi.

Bizde, yazarın deyişiyle “mükemmel “ Türkçe kim biliyor? Kim yanlışsız yazıyor, okuyor, konuşuyor? Yazarın kendisi bile nasıl birTürkçe ile yazı yazıyor baksanıza…

Şimdi sayın gazeteciye basit bir soru soralım: Hiçbiri zamirinde hiç ve biri sözleri bitişik mi ayrı mı yazılıyor? Demin yazarken bir an şüpheye düştüm, ayrı mı bitişik mi yazılacağına hemen karar veremedim. Bunun gibi her bir sözümüz kendi kuralıyla yazılıyor. (Hiçbiri zamiri bitişik, her bir sıfatı ayrı yazılır.)Türkçemiz okuya okuya güzelleşiyor. Yazımız yaza yaza akıcı, duru bir Türkçeye dönüşüyor… Konuşa konuşa Türkçemiz gelişiyor…

Kendi dilimizi bırakıp el diline köle ettiler bizi. Daktilo yazımından bilgisayar yazımına geçerken, dilimize göre düzenlenen “f klavye” neden ortadan kaldırıldı sanıyorsunuz? Bu günlere hazırlık içindi. Sömürgeleşmenin ön adımlarıydı bunlar…

Dörder dörder böldükleri yeni eğitim sistemi sömürgeleşmemizi daha da hızlandıracak. Günü gelince şimdiki alfabemizi bile değiştirecekler. Eskiye dönerken, dilimizle birlikte yeniden boyunduruk altına gireceğiz…

*

İçişleri Bakanlığı Türk bayrağının kullanımıyla ilgili genelge yayınlamış dün.

Neye karar alınmış bakın:

“Türk bayrağının yabancı ülke bayraklarından büyük olmaması… “ denmiş.

Gemilerimizde, küçücük yabancı bayrakların yanında, kocaman dalgalanan Türk bayrağını görmek artık bir hayal olacak. Neden?

Neden Türk bayrağı yabancı bayraklardan büyük olamayacak?

Bundan kim rahatsızlık duydu dersiniz? Bu genelge neden çıkarıldı?

Hürriyet yazarı Ertuğurul Özkök de geçenlerde, birdenbire, İstiklal Marşı değişsin diye ortaya atlamıştı.

Sırayla geliyorlar.

YCHP Başkanı da kutlamalarına katılmadığı 30 Ağustos Zafer Bayramı’nda gittiği Afrika’da özgür ve bağımsız Türkiye için kadeh kaldırmıştı.

Sömürgeleşen ülkemizi, bize özgür ve bağımsız diye yutturuyor iktidara muhalefet etmesi gereken partinin başkanı. Şehit kanlarıyla sulanan topraklarımızı kurtardığımız en kutlu güne ise kadeh kaldırıyor!

Her gün topraklarımızda şehit kanı. Askerimize her gün saldırılıyor. Şırnak’ta yine bölücü caniler askerimize saldırmışlar. Bu sabah kalktığımızda on şehidimizin haberi geldi. Gencecik kahramanlar, akranları gibi gün göremeden, bir ömür süremeden, yaş yaşayamadan, eşlerine, çocuklarına doyamadan, muratlarına eremeden… canilerin saldırısıyla, vatanı korurken can vermişler…

BDP eşbaşkanı, gelin yeni bir sayfa açalım demiş, milletle alay eder gibi, aklımızla oyun oynar gibi.

Sözde milletin vekili bu kişi, devletine başkaldıranı, askerine polisine saldıranı, kan dökeni, canileri koruma çabasında. Saldıran canilerle, vatanî görevini yapan askerimizi, görev başındaki polisimizi bir tutuyor. Utanmadan bir de çıkıp konuşuyor.

Sömürgeleşen ülkemizin bir de eli kanlı bölücülerle sorunu var.

Şehit haberlerimizi demin trafik kazası haberi gibi verdi devletin radyosu (TRT). Teröristler saldırı düzenlemiş. Saldırıdan sonra çatışma da çıkmış. Aynen böyle: “…Çatışma da çıktı. Saldırıda on bir güvenlik görevlisi şehit oldu… Yedi kişi yaralandı…”

(Askerin adı da güvenlik görevlisi olmuş bunların dilinde. Askerimiz demediler, güvenlik görevlisi dediler.)

Hemen aynı tek düze ses, başka bir haberi okumaya devam etti:

“Antalya’da kaza…”

Terör saldırılarını, şehit haberlerini başbakanın emriyle görmezden geleceklermiş gazeteciler. Batılı basın yayında bu böyleymiş(!) Başbakan gazetecileri toplayıp karşısına, bunları görmezden geleceksiniz, demiş…

İlk görmezden gelmeyi TRT yaptı. Bu haberin ardından şarkılı türkülü yayınlarına, şamataya devam etti.

İşimiz düşündüğümüzden de zor!

Sömürgeleşme çok zor!..


Feza Tiryaki, 3 Eylül 2012
İLK KURŞUN

Bunlar da hoşunuza gidebilir...