İlker Başbuğ Neyi Söyle(ye)miyor? / Zahide UÇAR

 

26’ncı Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, “Silivri’de Türk Silahlı Kuvvetleri yargılanıyor” dedi.

Akşam Gazetesi’ne mektup yazan Başbuğ, “(SÖZDE) Balyoz, (SÖZDE) Ümraniye gibi isimlendirilen davalarda hukuk cinayetleri işleniyor. Silivri’de Türk Silahlı Kuvvetleri suçlanıyor ve yargılanıyor. ‘Kuvvetli Suç Şüphesi’ sanal gerekçesiyle insanlar yıllardır, aylardır tutuklu olarak tutuluyor” dedi.

“Bizleri hapse nefret tıktı, milletimizin sevgisi çıkartacaktır. Bunun için, artık herkes tarafını belli etmelidir: Haksızlıklar karşısında ya suskun kalarak sağır ve dilsiz şeytan rolünü oynayacaksınız, ya da haksızlıklar karşısında sesinizi yükselteceksiniz.”

Diyerek Türk Milleti’ne mesaj gönderdi.

Ah be Paşa, size ne desem? Ben aslında mağdur edilmiş, esir bir insana eleştirel bir yazı yazmam ama size yazmak milletime borç oldu.

Bakınız Paşa;

Genel Kurmay Başkanı olduğunuz dönemde Süleymaniye’de 11 Türk askerinin başına çuval geçirilmesinden sorumlu olan David Petraus’u makamınızda kabul ettiniz. O kabul edişle aslında komutanı olduğunuz Ordu’nun başına bir çuval da siz geçirdiniz.

Şayet o 11 askerden biri ben olsaydım ve Genel Kurmay Başkanım o kabulle bizi ortada bıraksaydı; bu durumu belirterek derhal istifa ederdim. Dilekçemi “komutanımızın bize sahip çıkamadığı bir kurumda güven içinde görev yapamayacağımdan istifamın kabulüne” diye bitirirdim.

O gün sizi eleştiren bir yazı yazmıştım.

Yazımda:

“Ben Genel Kurmay Başkanı Sayın İlker Başbuğ’a soruyorum:
Orduya psikolojik harp var dediniz. Sabrımız zorlanıyor dediniz. Albayınız, gaziniz intihar etti, ‘hukuk’ a saygılıyız dediniz. Psikolojik harp yapanlar ile bugüne kadar bir mücadeleniz oldu mu, soruşturma açılmasını istediniz mi bilmiyorum ama asker ‘şamar oğlanına’ döndürüldü. Duyarlı vatandaş içi yanarak bekledi. Hadi bunların hepsi, yerli işbirlikçiler aracılığı ile olsa bile kendi ülkemizde oldu diyelim… Sayın Genelkurmay Başkanı, nasıl oluyor da, Atatürk’ün kurduğu bir ordunun mensubu, bir çuvalcı generalin toplantısına katılıyor? “

Evet Komutan; siz koskoca komutan olarak askerinize tuzak kuran çuvalcıyı reddedemediniz ama Muğla Barosu Başkanı Av. Mustafa İlker Gürkan çuvalcı generale suç duyurusunda bulundu.
Dursun Çiçek suçlandığı, linç edildiği zaman; 26.06.2009 tarihinde “Kağıt Parçası Turuncu mu?” başlıklı bir yazı yazarak bu operasyonların arka yüzünü göstermiştim.

14.07.2008 tarihli Demir Dağın Ardıdır Ergenekon… başlıklı yazımı;

“ Anlaşılan o ki; Ergenekon milli bir destanın adını çete adı ile özdeşleştirmek için konulan bir isim değildir! Ergenekon Türkler’in Demirdağı’na hapsedilmesidir !!

Bu mesajı ve arkasındaki gücü anlamayanların aklına şaşayım.”

Diyerek bitirmiştim.

Fehmi Koru, 28 Ocak 2008 tarihinde Kanal 7 ekranından, 1 Şubat 2008’de ise Yeni Şafak gazetesindeki köşesinden, ‘Ergenekon Operasyonu’nun düğmesine 5 Kasım 2007’de Beyaz Saray Oval Ofis’teki Bush Erdoğan görüşmesinde basıldığını ‘ yazdı.

Bu güne kadar Koru’nun iddiasını yalanlayan çıkmadı.

Yani Komutan, bizlerin bir internet yazarı olarak görüp yazdığı konuları siz görevde iken göremediniz mi? Göremediğiniz için mi; “yargıya saygılıyız” demiştiniz?

Yoksa sizi engelleyen NATO’dan aldığınız eğitim miydi?

İşte o saygılı olduğunuz yargı içeri aldı sizi Komutan.

Fikret Emek ismi size ne anlatıyor Komutan?

İlk tutuklanan emekli Yüzbaşı askerimizdir. Resmen unutuldu içeride. İçine kapandı.

Astsubayınızı, teğmenlerinizi, Albaylarını, generallerinizi verdiniz. Kahraman gazimiz, iftiraya uğrayan albaylarınız intihar etti. Sizler hukuka saygılıyız dediniz. Yani onları yalnız bıraktınız.

Bu gün içine düştüğünüz durum;
Nazi Almanyası’nda papaz Martin Niemöller’in günlüğünde tarihe bıraktığı not gibidir. Şöyle yazmıştı Niemöller:

‘’Naziler geldiğinde herkes alkışladı. Ancak onlar önce komünistleri götürdüler, kimse ses çıkarmadı. Ben de ses çıkarmadım. Sonra sosyalistleri, sonra öğrencileri, sonra öğretmenleri, sonra yazarları… Sendikacıları, işçileri götürdüler, ben yine sesimi çıkarmadım.

Sonra beni götürmek için geldiler, arkama dönüp baktığımda ses çıkaracak kimse kalmamıştı…’’

Siz Türk Milleti’ne mesaj gönderiyorsunuz. 2007’den beri teşhis koyamadığınız yargı için “(SÖZDE) Balyoz, (SÖZDE) Ümraniye gibi isimlendirilen davalarda hukuk cinayetleri işleniyor.”
Diyorsunuz.
O cinayet siz içeri gireli değil, 2007’den beri işleniyor Komutan.

“Bizi hapse nefret tıktı” diyorsunuz.

Hani derler ya? “Beni bir sen anladın, sen de yanlış anladın” diye. Bu yorumunuz da işte aynen öyle Komutan…
Sizin bir türlü söyleyemediğiniz gerçeği ben size söyleyeyim Komutan:

“SİZİ ESİR ALAN YARGI ABD YARGISIDIR.”

Sizin dilinizin varıp söyleyemediği gerçeği Teğmen Mehmet Ali Çelebi o mahkeme salonlarında günlerce haykırdı. Savunmaları ile bir destan yazdı Komutan.
Mehmet Ali Çelebi’nin haykırdığı gerçeği tutsaklığınıza rağmen bu milletten niye saklıyorsunuz komutan?

Esaret günlerinizde “Atatürk” kitabı yazmışsınız.
Asıl yazılması gereken Atatürk kitabı nedir biliyor musunuz Komutan?
“Atatürk gelse Ordusu’nu CIA esaretine terk eden komutanları nasıl yargılardı?” Olmalıdır!..

Siz 4 Genel Kurmay Başkanı içinde Türk Halkına en yakın olanısınız. Yani bu halkın çocuğusunuz. Sizi ağlama duvarında resmedenler bu gerçeği saklamak için Mescid-i Aksa’daki resminizi sakladı. Eşiniz Astsubay kızı. Kız kardeşinizin başı örtülü.
Bir Genel Kurmay Başkanı alacaklardı. 3 dokunulmazı bırakıp sizi aldılar. Siz ne söylemek istediğimi yazımı okuma fırsatınız olursa anlarsınız.
Bu millet sizi Peygamber Ocağı dediği Ordu’nun en tepesine kadar taşıdı. Ülke dağılıyor, parçalanıyor. Sizin bu millete gerçeği açıklamak gibi bir borcunuz var komutan. O gerçeği kararttığınız sürece, verdiğiniz mesajlar Alman papaz Martin Niemöller’in günlüğü gibi okunup geçilecektir.
Bu mahkemelerin arkasında ABD’nin olduğunu söylemedikçe, gerçekleri halktan saklayan bir Komutan olarak tarihte yerinizi alacaksınız.
Daha neyi bekliyorsunuz Komutan?

Ben bir Türk Subayı olsaydım, ABD (CIA)’ya silahımı asla teslim etmezdim.
Bu da böyle biline Komutan.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...