Gel Bir Omuz At Kardeş! Tuz Suda Erisin Diye…

İnsan, yaşı ilerledikçe, kendinin bir çerçevesi olduğunu daha rahat fark ediyor. Bir sınırın var. Bir çerçeven var ve maksadın boşluk kalmayacak şekilde, senin için “takdir”edilmiş olan o çerçevenin içini doldurmak. Ne kadar okusan, ne kadar düşünsen, ne kadar dinlesen, yine de fikir hayatın adına bir yerde kendini tekrar etmeye başlıyorsun. En azından üslup olarak… Bazen de cümlelerin, yaptığın tesbitler, verdiğin misaller biribiri ile aynı olmaya başlıyor. Bu bir entelektüel için korkulan andır: “Eyvah! Kendimi tekrar ediyorum.”

Halbuki Allah (cc) kendisinden başkasına bu ehadî sırrı vermemiş; yani tekrar etmeme ve sonsuza kadar orijinal kalma… Bu O’na ait taklit edilmez bir mühür sanki. Aynı 1882 yılında Lindemann tarafından, Pi sayısının transandant olduğunun; bir manada, hiçbir zaman tekrar etmeyen ve dolayısı ile sonsuza kadar şablonsuz bir şekilde ilerleyen bir sayı olduğunun ispat edilmesi gibi… Pi sayısı gördüğümüz her yerdedir. Mikro, normo, makro; her alemda Pi sayısı hükümrandır. Pi, Allah’ın taklit edilmesi imkansız mühürlerinden biridir.

Evet, Allah kendi kelamının dışında hiçbir kelamın -mutlak manada- tekrar edilemez olmasına müsaade etmemiş. “Mutlak manada” dedim; zira başta Efendimiz (Sallalahu aleyhi vessellem) olmak üzere, derecesine göre, Allah’ın has kulları da o hakikatten nasiptardırlar.

Tekrar başa dönelim; insanın kendini tekrarına, benzer sözler ve hatta aynı sözler serdetmesine ve bunun elem verici olmasına… Bu düşüncemin ve dolayısı ile bundan dolayı acı çekmenin yersiz olduğunu anlıyorum artık. Artık anlıyorum ki, “Söz insana hizmet etmez. İnsan söz’e hizmet eder.” Söz bu kadar büyük bir şeymiş.

Anlıyorum ki, büyük büyük adamlar, dev mütefekkirler bazen bir söz’ü doğurmak, zuhur ettirmek ve ona hizmet etmek için dünyaya gelirmiş. Çabaları, alın terleri, göz nurları hep o söz içinmiş.

Misal verelim. Mesela büyük Sokrates. En meşhur bir sözü, “Kendini bil!”dir. Onu daha çok bu sözü ile hatırlarız. Eğer hayatımıza bir tesiri olmuş ise daha çok bu sözü iledir. Mesela Descartes ve meşhur “Cogito ergo sum” (Düşünüyorum; öyle ise varım.) Kartezyen felsefeye hakim olmasak, Descartes’in hayatını bilmesek bile, belki bütün bir hayatının ve çalışmasının hülasası olan bu sözü biliriz. Descartes sanki bu dünyaya, bu sözü söylemek için gelmiştir. Bu sözün annesidir ve bu sözün hizmetkarıdır. (Sözün ağırlığı meselesi ise farklı bir mesele. Her söz aynı ağırlıkta değildir.) Sokrates için de aynı şeyleri söyleyebiliriz.

İşte bizlerde; kendini -en azından- üslup olarak tekrar eden ve bundan korkan insanlarda, aslında hamilesi olduğumuz bir söz için ızdırap çektiğimizi bilmiyoruz. Bilmeden, tekrar ettiğimiz kelime, cümle ve üsluplarımızla, bizim için çizilmiş ama gözle görülmeyen çerçevemizin üzerinden kalın kalemle geçiyoruz. Bizler bir yada birkaç söz için doğduk aslında. Yıllar ve yıllar boyu bunun için okuduk, dinledik ve düşündük. Tekrar ettiğim ve edeceğim o şey, işte o benim kendisine hizmet edeceğim evladım. Yada ben onun çekirdeğiyim. Onun için varım.

Aforizmaları bilirsiniz. Meşhur insanlardan sudur etmiş hikmetli sözler. Bazıları çok meşhurdur. Bir-iki cümle ve hemen sağ alt kısmında o sözü söyleyen kişinin adı. Ne kadar manidar değil mi? Söz o insandan kıymetli ve bir hamal gibi sağ alt köşede o sözü sırtında taşıyan hamal. Tahtırevan üzerinde bir sultan ve o tahtırevanı şerefle taşıyan meşhur adam.

Sözün ağırlığı vardır. Bunu bilen eskiler “Falan işi gerçekleştireceğime söz veriyorum.” “söz mü?” “söz!” şeklinde birbirlerine vaadde bulunurlardı. Şimdi ise sözün ağırlığı kalmadı. İlk önce söz gitti, sonra ise yemin. Neyse… Evet sözün ağırlığı vardır dedik. Ağızda sakız kadar (ciklet ve biraz tükürük) kıymeti olan ve hiç tesir etmeyen sözden, hesap günü mizanı dolduracak ağırlıktaki “Subhanallah” kelimesine kadar, farklı sözler farklı ağırlıklar… Dolayısı ile her bir sözün hizmetkarının kıymeti, hamil olduğu sözün ağırlığı kadardır.

Bazı söz vardır, insan formundadır. O kadar ağırdır ki o söz, onu taşımaya gücü ve liyakatı yetmeyen ümmeti bir zaman sonra “Bu bir beşer olamaz. Olsa olsa -haşa-İlah olur.” diyerek şirke saparlar. Zira o söz Kelimetullah’tır (as). Hazret-i Meryem o“Söz”e hamile olunca “Susma orucuna” girmiştir. Sözün ağırlığıdır bunu yaptıran.

Sözler Sözü; İsm-i Azam’dan ve her ismin azam mertebesinden; Rabbul alemîn’in kelamı ünvanıyla, Faran dağlarından zuhur edeceğine yakın, Efendiler Efendisi, Hazret-i İnsan (Sallallahu aleyhi vessellem)Efendimiz’e şu şekilde hitap edilir:

“İnnâ se nulkî aleyke kavlen sekîlâ(sekîlen).”

Doğrusu Biz, sana, taşıması ağır bir söz vahyedeceğiz.

Müzzemmil suresinin başı ve sonrasında; bu sözün verilmesi öncesinde Efendimiz’in (Sallalahu aleyhi vessellem) yerine getirmesi gereken bazı emirlerden bahsedilir. Zira bu“Ağır Söz” ancak o şartlar yerine getirildikten sonra taşınabilir. Kainattan ağırdır o“Söz”. Zira taşıması gereken o En Kutlu’nun (Sallallahu aleyhi vessellem) nurundan yaratılmış kainat… Nurunun bir kısmından tüm kainatın yaratıldığı ve kainatın taşıyamayacağı bir sözü kaldırabilecek tek zat ve o zatın o söze hazırlığı… Eğer o Sözler Sözü Hazret-i Kur’an bir dağa indirilmiş olsaydı:

Eğer Biz Kuran’ı bir dağa indirmiş olsaydık, sen, onun, Allah korkusuyla başeğerek parça parça olduğunu görürdün. Bu misalleri, insanlar düşünsünler diye veriyoruz.” Haşr / 21

Evet, taşıyabileceği kadar ağır sözlere hamil olmak ve bunun için ön çalışmalar yapmak bir Peygamber sünnetidir bana göre. Hani “Unutulmuş sünnetler” meselesi vardır:

Kim benden sonra unutulmuş olan bir sünnetimi ihya ederse beni seviyor demektir. Beni seven de benimle beraberdir.” (İbn-i Mace, 4077) Allah Sevgilisi’nin hamili olduğu söz’ün hakkını vermek; yani O’nun davasının önemli bir temelini teşkil eden söz’ün altına girmek ve “Müsaade et ya Resulallah! Yüküne, cılız omuzlarımla ben de destek olayım. Ben de altına gireyim.” demek… Acaba bundan daha büyük bir sünnet var mıdır? O’nun (Sallallahu aleyhi vessellem) yükünü O’nunla beraber taşımak… Zaten demiyor mu hadis-i şerifin devamında “Benimle beraberdir” diye… Yükü beraber taşımak… Davayı… “Söz”ü…

Bu “Söz” yükünü taşıyabilmek için belki “Ahir zaman Paşası”, Efendisi’nin (Sallallahu aleyhi vessellem) en çok üzerine titrediği gariplerin ve yetimlerin babası oldu. Belki o yüzden; sözü taşıyabilmek için, Efendisi gibi kendi de yetimliği tattı. O da Efendisi’nin yükünü, kendi çağında, kendince taşımaya çalışıyor. Yükün altında girdiğinden beri (eski bir arkadaşı, kardeşi, talebesi olarak) saçına ve bıyıklarına nasıl aklar düştüğüne (yaş ilerlemesi dışında elbet) ve nasıl yıprandığına şahidim.

Yük, geçmiş zamanlara göre daha da ağır. Zira rakamlar, harflerle olan savaşında bir hayli zamandır galip durumda. Zamanın burçlarında “Digit”in, “Finans”ın; yani rakamların bayrağı dalgalanıyor. “Söz” yerde şu an. Daha doğrusu yerde debelenen insanların kalplerinde yerde… Bunu batı’da farkedenler de oldu. Toprağı bol olsun, Jacques Ellul gibi. Kitabının adı  “Humiliation of the Word”. Türkçemize “Sözün düşüşü” olarak tercüme edildi. Aslında humiliation kelimesi “Küçük düşürme”,“Aşağılama” manasına geliyor. Yani aşağılayan, küçük düşüren bir şey var. Bu da savaşa; aşağılayan ve aşağılanan arasında cereyan eden bir savaşa işaret eder.

Zamanın burçlarına “Söz”ün bayrağı tekrar dikilecek inşallah. O bayrak tekrar dikilip biçiliyor şimdilerde. Söz aynı söz; kumaşı farklı. Bu bayrağı dikmek için; gökten gelecek mucizevî bir söz için, şu anda gavur mezarlıklarında, kendine Fatiha okunmasından mahrum “garipler”, “Garp melamileri” var. Bu işe hayatlarını; bütün bir ömürlerini adadı onlar. Zira “Söz” gökten bir kere daha zuhur edecek. Bazılarımızın “Susma orucu” biraz da bu yüzden. Kızmayalım o yüzden hamile olup ta susmak zorunda olanlara… Sancıları Deccal’in ve digital’in sonunu getirecekler için. Onlar İbrahim / 24’teki göğe uzanan ağacın tohumunu atanlar. Oradan göğe merdiven dayayanlar. Ahir zaman Paşası gibi oralardan turfanda meyveler toplayanlar… Oradan gelecek “Ses” için; SÖZiçin. 

Tarık C.

ONALTIYILDIZ

Bunlar da hoşunuza gidebilir...