Ciddi bir Yılmaz Dikbaş eleştirisi: Mason Locasından Atılan Ok : “Atatürkçüler Yenildi”

Genç Araştırmacı Yazar Kaan Turhan acikistihbarat.com’daki yazısında Yılmaz Dikbaş’a ciddi eleştiriler getirdi…

İşte o yazı:

Yıl: 2004, Yer: Ankara Üniversitesi Sağlık Eğitim Fakültesi (Keçiören / Ankara), Kat: 2.Fakültenin kurucu dekanının kızı Ayşegül Yarpuzlu; eleştirel makaleleri üzerine, öğrencisini yanına çağırır. Amerika’nın güzelliklerinden, dünya toplu durumundaki önderliğinden ötürü güçlünün yanında yer almanın, en akıllıca yaklaşım olduğunu savunur.

ABD ve AB konusu gündeme geldiğinde, tamamen yanlı (:sömürü yanlısı) olan akademisyenin öğrencisine teklifi ilginçtir: ya kendisinin kontenjanından asistanı olmayı kabul edecektir ya da Sağlık Bakanlığı’nda müfettiş yardımcılığı kadrosuna yerleşecektir. Pekiyi, ne karşılığında? Muhatap olan öğrenci, Lions kulübüne üye olarak aktif rol alacaktır! Kabul etmezse; öğrenci, hocasının deyimiyle: “bir bozok olarak yaşamayı sürdürecek”tir. Bozok isimli internet sitesinde; Cumhuriyet aydınlarının yazdıkları paylaşılıyor ve sitenin yazar kadrosunda, dikkat çekici biçimde, hocanın ismi de yer alıyordu: AB politikaları karşıtı gibi görünüp, yazılarının içinde AB propagandası yapmaktaydı!

Doğal ki, öğrenci “bozok” olarak kalmayı seçerek: yaşamını, onuruyla nafakasını çıkarıp; el, etek öpmeden, bu ülkenin kurucusuna, değerlerine, bağımsızlığa adayacaktı! Öğrenci, mezuniyeti sonrasında: üç farklı üniversitede, üç farklı alanda yüksek lisans için çabalayacaktı ki: sonuç,“red”di! Öğrenci, ya cemaat, ya ülkücü ya da mason olacaktı ki: üniversite kapıları açılabilsin! “Görünmez kilise” elini her yere atmıştı!

Bu olayları anımsamama ve yazmama neden olduğu için, Yılmaz Dikbaş’a teşekkürü borç biliyorum.

Üniversitelerde kadrolar nasıl oluşturuluyor?

Üniversitelerden neden ses çıkmıyor?

Sorularının, kadrolaşma boyutuyla önemli bir yanıtı da bu öğrencinin yaşadıklarında gizliydi. Bunları görünce: ülkenin, tam bir gizli tarikatlar cehennemini andırdığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Cemaat ve ülkü ocakları: lise ve dengi düzeyde “çengel” atar. Masonik yapılarsa; üniversite ortamında, biat edecek piyonlar arar! Yukarıda ifade ettiğim anıda: kariyerist tiplemede bir öğrenci için; reddedemeyeceği biçimde ve aslında da tam istediği gibi, altın tepside sunulmuş, baldıran zehirli bir kadeh vardır!

Masonluk ve “Atatürkçüler Yenildi” mi?

Masonluk konusunda, başta Haluk Hepkon’un Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkan: “İttihat Terakki ve Komplo Teorileri” başlıklı kitabı; öncesinde yüksek dereceyle masonların için bulunmuş ve ayrılmış olan Bojidar Çipof’un İlk Kurşun Gazetesi’ndeki makale dizisi olmak üzere, bilimsel açıdan ve gözlemlerle irdelenen eserlerden bilgi edinilebilir.

Masonluk, kabalizm gibi mistik alt katmanları, gizlilik esaslı örgütlenme yapısı, “evrenin ulu mimarı” olarak tanımladıkları tanrıya tapınma ritüelleri bir kenara bırakılırsa; çıkar amaçlı, kapitalist sistemin uyumlu muhafızlığını taşıma misyonu olarak tanımlanabilir.

Yılmaz Dikbaş’ın, bugüne değin tüm eserlerini, ilgiyle okudum ve son derece de yararlandım. Aynı yayınevinin (Asya Şafak Yayınları) yazarları olmamızdan ötürü, kalem arkadaşlığımızdan da hep onur duydum. Son eseri, Enki Yayınları tarafından: “Atatürkçüler Yenildi” başlığıyla çıkmış!

Büyük bir şevkle kitabı edindim ve okumaya koyuldum! Eserinde, tarihte bilinen olayları sıralamış; genel olarak, masonik yapıların her daim hükümetlerle ilişkili ve hükümet kadrolarında yer almasını, NATO’nun yarattığı toplumsal, siyasal ve askerî tahribatı, bağımlılık ilişkilerini, CHP’nin son dönemde Atatürk’ü hepten nasıl hiçleştirdiğini ve son olarak da emperyalizmin Suriye işgalinde, bizzat orada bulunarak gözlemlerini yazmış.

Lâkin, Dikbaş bunları yazarken: AKP faşizmine ve AKP’nin içindeki masonik ilişkilere değinmemiş.

Türkiye’de her askerî darbenin ardında NATO, CIA olduğunu haklı ve doğru olarak yazarken; şuanda, AKP faşizmiyle tutuklanan yüksek komutanlarımızın Atlantik ittifakına karşı duruşlarını ve eylemlerini yok sayarak/görmeyerek: hepsini, NATO subayı olarak anıyor.

Genelkurmay, MİT, Emniyet, hükümetler, bakanlıklar, üniversiteler içinde; CIA’nın türlü piyonlarla varlığını sürdürdüğünü yine haklı ve doğru olarak saptamıştı. Ancak kurumların içindeki bağımsızlıkçıların varlığı dahi, o kurumların tümden ‘yok’ hükmünü taşımayacağı gerçeğini değiştirmeyecektir. NATO, CENTO, CIA ve düşman unsurlara rağmen çalışanlar; ABD’de her türlü askeri eğitimi alıp nişan takılanlar, nişanlarını bir daha takmamak üzere kaldırıp atmakta, bu tür görevlere ‘kurumsal’ gerekçeyle bakıp ve üstlerine rağmen inisiyatif alarak birçok çalışma ve etkinliğe imza atanlar, yok sayılamayacaklardır.

Genelkurmay’ın SAREM Başkanlığı’nda, Ergenekon’dan tutuklu ve Kuvay-i Milliye’ci Türk Ortodoks Patrikhanesi basın sözcüsü Sevgi Erenerol’un; Türkiye’de misyonerlik faaliyetlerine ilişkin konferans vermesine öncülük eden, onurlu subayların olduğu gibi!

Dikbaş, 27 Mayıs devriminin de CIA işi olduğunu yazması: 27 Mayıs’ın sonuçları itibariyle: toplumcu bir anayasa, görece özgürlük alanı, toplumcu bir sağlık, eğitim sistemi yarattığını görmezden gelmek oluyor! Tek başına dahi, 27 Mayıs devrimi; TSK’da bağımsız bir yapının, toplum ve ülke çıkarlarını her şeyin önüne koyan bir yapıyı imlemektedir.

Dikbaş, 12 Mart darbesini haklı olarak bir karşı devrim olduğunu ifade ediyor: ancak, öncesinde; 9 Mart bağımsızlıkçı hareketin (asker ve sivil ortak hareketin) hazırlık içinde olduğunu; sonradan, nasıl bir hamleyle, 12 Mart darbesinin geldiği önemli ayrıntıyı atlıyordu!

Dikbaş, 28 Şubat’ın haklı ve doğru bir saptama olarak Amerikancı bir darbe olduğunu yazıyordu. Ancak 28 Şubat’ın, milli görüşü parçalayarak ayrılıp, ‘Yenilikçi Hareket’ olarak doğan Amerikan kuklası bir yapının yaratıldığından; AKP’nin iktidara getiriliş sürecinden söz etmiyordu.

Dikbaş, AKP eleştirisi bir yana; AKP yandaşlarından alıntı yapıyor. Gerici ve masonik ilişkilerini ifade etmediği Erbakan’ın savunusunu da yapıyordu. Amerikan projesi olarak AKP’yi ve CIA/NATO projesi olarak Ergenekon, Balyoz vb. düzmece davalarla tutuklanan, suçlanan yurtseverleri karalıyor ve dahi, referans olarak: Mehmet Eymür’ü, Şamil Tayyar’ı anabiliyordu.

Yanı sıra da Türker Ertürk’ü, Mehmet Otuzbiroğlu’nu, Kadir Sağdıç’ı, Hurşit Tolon’u, Ataol Behramoğlu’nu, Turgut Özakman’ı, Server Tanilli’yi anlamsız bir biçimde, ‘eleştiri’ sınırları dışında değerlendiriyordu.

Dikbaş, toptancı bir mantıkla hareket ediyordu. Eleştirel akılcı, sorgulayıcı bir mantık; araştırmacı yazarın bağımsızlığının en önemli ölçütüdür. Bu ölçüte gölge düşüren bir tutum hatadırTSK özelinde; Kuzey Deniz Saha Komutanlığı’nın ülkenin dış istihbaratında oynadığı rolü karşısında denizci subayların tutuklandığını yazmamıştı.

NATO’da olmayan, bağımsız bir yapılanmaya sahip olan Jandarma’nın önemini ve bu bağımsız yapıyı yazmıyordu. Madde madde, Dikbaş’ın kitabı hakkında eleştirilerde görülebileceği gibi: araştırmacı yazarlığın, aydın olmanın gereği olan akılcılığa gölge düşüren yaklaşımlar, ülkenin bulunduğu kuşatma koşullarını gözetmeksizin hareket etmenin nüvesini taşımaktaydı.

Komutanların Esareti

“Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, Islak İmza, Andıç tertipleriyle 5 yıl içinde, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin görevde ve emekli 300’ü aşkın komutanı esir alındı” Dikbaş, yorumluyor:“veriler doğru ama yorum doğru değildir! Bu yorum, gerçekleri görmemizi perdelemektedir. Görevde ve emekli 300’ü aşkın komutanımız esir alınmadılar, teslim oldular![1]” dolayısıyla, ‘savaşmadılar’ diyor, Dikbaş. Çünkü onların, “NATO subayı” olduğu saplantısını taşıyor.

Dikbaş, kitabında tutuklu komutanlarımız hakkında şunları yazıyordu:

Askeri Casusluk ve Şantaj Davası’nın 9. Duruşması Beşiktaş’taki güdümlü mahkemede, 16 Aralık 2011’de görüşülmeye başlanmıştı. Emekli Tuğgeneral Türker Ertürk şikâyetçi sıfatıyla söz almış, şunları ifade etmişti:

“Daha önce şikayetçi olduğumu söylemiştim. Ama şikayetten kastım, ‘burada sanık olarak bulunan askerlerden şikayet değildi.. Ben bunun Türk Silahlı Kuvvetleri’ne olan güvenirliliği yok etmek için yürütülen bir operasyon olduğuna inanıyorum. Buradaki askerler de bu operasyonun kurbanlarıdır. Ben bu operasyona neden olanlardan şikayetçi olmuştum.”

Demişti. Bu ifadelerini kitabına alan Dikbaş, ardına anlamsız ve bağlantısız bir biçimde şu alıntıyı yapıyordu:

“Türker Ertürk’ün İngiliz sevgilisi var deniliyor. Ama arkasını doldurabilecek tek bir şey yok..”

Ertürk’ün sözlerini aktarmayı sürdürüyordu:

“TSK içinde birileri bunları sızdırmasa bunlar olmazdı. Ancak elektronik postaların genelde ABD’den gönderilmesi size neyi anımsatıyor?… Cemaatin yapılanması var. İçimize ajanlarını sokmuşlar. En güvendiğimiz, çalıştığınız adamlar. Ve nerelere saldıracaklarsa plan dahilinde oralara sızıyorlar. Hedef ordudaki başarılı subaylar.” Dikbaş, yorumluyor: “Tuğamiral Türker Ertürk, 60 yıldır CIA ajanlarının ordu içinde cirit attığını ya bilmiyor ya da biliyor ama hedef saptırıyor![2]”

Balyoz ve İnternet Andıcı davaları kapsamında tutuklanan Koramiral Mehmet Otuzbiroğlu,İzmit’teki yerel bir gazeteye mektup göndermişti. Mektubunda:

“Bir kısım karanlık güçlerin işbirliği sonucunda kendi ülkemde bile esir alındım” 
demişti. Dikbaş da buna şu yorumu getiriyordu: “Koramiral Mehmet Otuzbiroğlu, karanlık güçlerden söz ederek Atatürkçüleri aldatıp uyutmaya çalışıyor! ABD, NATO, CIA ajanları ne yapmışlarda, güpe gündüz, açık açık, resmen yapmışlardır[3]!

Dikbaş, Orgeneral Hurşit Tolon için de, ABD ve NATO’ya tam teslim olduğunu yazmıştı:

“Ergenekon davasında tutuksuz yargılanan 1. Ordu Komutanı Hurşit Tolon için, 47 yıl NATO’nun buyruğunda ve ABD vesayeti altında çalışmıştır.[4]”

Balyoz davasının 4 Ocak 2012 günkü duruşmasında Genelkurmay Muhabere ve Elektronik Bilgi Sistemleri (MEBS) Başkanı Kadir Sağdıç’ın yaptığı konuşmadan şu alıntıyı yapmış:

“…Yalnız kaldık, gırtlağımız düğümlendi. Avukatlarımız çaresiz kaldı, komutanlarımız olmayan hukuka güvenmeye çalıştılar, hep yanıldılar. Gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunanlar, bu kez medeniyet dediğimiz o tek dişi kalmış canavarın üzerine binerek bilişim silahlarıyla bizleri vurmaya kalktılar. Sahte aydınlar sustu, sahte kahramanlar içtiği andı unuttu, içimizden hainler ve işbirlikçiler çıktı. Siyaset sustu, askerin masumiyetine sahip çıkamadı, yazıklar olsun!”

Koramiral Kadir Sağdıç, ağlayıp sızlıyor diyor, Dikbaş, devam ediyordu:

“60 yıldır hizmetinde olduğu ABD ve onun NATO’su tarafından vurulduğundan habersiz!” “Bizim koskoca komutan saydığımız Kadir Sağdıç, meğerse küçücük, saf ve masum bir çocukmuş! Yazıklar olsun![5]”

Dikbaş, Sağdıç’a bunları söylerken: MEBS radar üssünün MİT’e devrini konu etmiyordu. MEBS’teki bağımsız yapıyı ehlileştirecek bir MİT’in varlığını ifade etmiyordu!

Mehmet Eymür ve Şamil Tayyar Referans!

“MİT hakkında en ciddi ve güvenilir bilgileri Mehmet Eymür’den öğrendik.[6]” diyordu, Dikbaş! Devam ediyordu:

“Mehmet Eymür, MİT Kontr-terör dairesi eski başkanıdır. Mehmet Eymür’ün söylediğine göre MİT’in en önemli bilgi kaynağı Türk Medyasıydı. MİT’in elde ettiği istihbarat verilerinin %85’i medyadan gelmekteydi. Mehmet Eymür açıkça söylüyordu: ‘Türk gazeteciler MİT ajanı, Türk medya kuruluşları da MİT’in örtülü birer toplama merkezleridir.” Dikbaş, “MİT demek CIA demek olduğuna göre…”

diye başlıyor ve

“Türk gazeteciler MİT ajanlığı yaparak dolaylı yoldan CIA ajanı olmakta, Amerika’ya hizmet etmekteydiler.”

yönünde, neden sonuç ilişkisinin kurulamayacağı bir ifadede bulunmaktaydı.

Gazeteci, yazar MİT’e bilgi verebilir, sanatçılar uluslar arası organizasyonlarda MİT adına görevlerde bulunabilir ki bulunmuşlardı. “MİT demek, CIA demek” gibi bir ifade doğru olarak kabul edilemez! Kaldı ki, MİT için ‘açık istihbarat’ daha önemlidir. Bunun için eleman kullanmak gerekmez, zaten yazılan ve araştırılan konular MİT için kaynak oluşturmaktadır. Toptancı bir yaklaşımla, hem de Mehmet Eymür gibi “lekeli” bir isme atıf yaparak: MİT: CIA eşitliğini kurmak ancak Eymür’ün şahsında geçerli bir eşitliği işaret edecektir!

Dikbaş, Şamil Tayyar gibi bir AKP kalemşorunu önemseyip, 19 Mart 2011’de Star Gazetesi’ndeki yazısından alıntı yapıyordu:

“Bugün MİT, Emniyet İstihbarat, Jandarma İstihbarat ve Genelkurmay Askeri İstihbarat Arşivlerini açsa, bugün efelene efelene aramızda dolaşan anlı şanlı çok sayıda gazetecinin görev kâğıtları, ibret vesikası olarak alınlarına yapışacaktır.”

Tayyar’ın, ne dediğini bilmediği, devlet istihbaratını açıklanmasından söz ettiği yazıdan feyz alarak, Dikbaş:

“Açıkça anlaşılıyor ki, yalnız MİT değil; Emniyet, Jandarma ve Genelkurmay da çok sayıda gazeteciyi ajan olarak kullanmıştır. Bir başka deyişle, MİT/CIA ajanı gazeteciler, Emniyet’in, Jandarma’nın ve Genelkurmay’ın içine girmişlerdir.[7]”


Dikbaş, Tayyar gibi birinden, ilk kez duymuş gibi; Emniyet, Jandarma ve Genelkurmay’ın da gazeteci, yazar kullandığını yazıyor. Devletin kozmik odalarındaki arşivleri mi kastediyor, Tayyar? Bülent Arınç’a suikast iddialarıyla girilen arşivler hani! Dikbaş, Emniyet’in şuanda kimleri tetikçi olarak kullandığını yazabilir miydi? Star, Zaman, Taraf, Bugün gibi ‘bülten’lerin hangi yapıdan beslendiğini ya da?

Şeriatçılara Selam ve Mason Erbakan’a Övgü!

RP Genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan, Samanyolu Koleji tarafından tertiplenen 1. Ulusal Matematik Yarışması Ödül Töreni’ne katılarak, ödül alan öğrencilere hediyelerini verdi. Törende yaptığı konuşmada, hem millî ve manevî değerlerine sahip çıkan, hem de matematik gibi ilimlerle kendilerini yetiştirilen bir gençliğin önemine dikkat çeken RP Lideri Erbakan, Türkiye yanı sıra, yurtdışında da gençlerin yetişmesinde büyük hizmetlerde bulunan Fethullah Gülen Hocaefendi’yi tebrik etti.

Erbakan’ın tören sırasında kendisine verilen bir çiçeği Fethullah Gülen’e takdim etmesi salondan büyük alkış aldı. Samanyolu Koleji’nin Yükseliş Koleji Salonu’nda gerçekleştirdiği ödül töreni, gençlerin yanı sıra, siyasî parti temsilcilerinin de büyük ilgisiyle karşılaştı. Törene RP Lideri Erbakan ve Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yanı sıra, Devlet bakanları Abdülkadir Aksu, Ayvaz Gökdemir, Cemil Çiçek, YDP Genel Başkanı Hasan Celal Güzel, DYP Genel Başkan Yardımcısı İsmail Köse, milletvekilleri, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile çeşitli sivil kitle örgütlerinin temsilcileri iştirak etti.[8]”

13 Nisan 1994’te Erbakan, Refah Partisi Meclis Grubu’nda:

“Refah Partisi iktidara gelecek, adil düzen kurulacak. Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak, kanlı mı olacak, kansız mı olacak, tatlı mı olacak, altmış milyon buna karar verecek”
 demişti.

“Erbakan, bizim başkumandanımızdır!” diyen: Şeyh Yusuf Ziya kızı, ABD vatandaşı Merve Kavakçı, değil miydi[9]?

Erbakan, Georgetown Üniversitesi’nde “Türkiye’de demokrasinin geleceği” konulu konuşma yapmak üzere Washington’a gitmişti. Siyasi yasaklı Necmettin Erbakan, Kuzey Amerika Müslüman Toplulukları’nın (ISNA) vereceği ‘İnsanlık Onur Ödülü’ne değer görülüyordu[10].

ISNA’ya destek veren kuruluşlar arasında: Dinlerarası İttifak örgütü, Amerikan Baptist Kiliseleri, Ulusal Kiliseler Konseyi, Reform İçin Yahudi Birliği yer alıyordu. Reform İçin Yahudi Birliği (URJ): “Avrupa Birliği, ABD ve Ortadoğu’da taraflar arasında hoşgörü ve dinlerarası diyaloğu geliştirmek için bir çaba içindedir. ISNA’yla çalışmak bizim için ayrıcalıklı olmuştur.”demekteydi.

Pentagon Nesli: Altın Nesil, Dindar Gençlik ve Fetullahiler

Reform İçin Yahudi Birliği’ni anmışken, dinlerarası diyalog meselesinde; Dikbaş, CIA’dan referanslı bir gerici olan Fetullah Gülen’e araştırmasında değinmemekteydi. 1980 faşist darbesiyle, hemen tüm iktidarlarca ve Amerikan ajanlarınca, Vatikan eliyle, batı desteğiyle palazlanan Gülen hareketinden söz etmemekteydi!

Cemaatin yetiştirmek istediği nesil olan “Altın Nesil”; Pentagon’un genetik olarak üstün insan yetiştirme projesinin kod ismiyle birebir aynıydı. Fethullahçılar, Utah’taki okullarına “Beehive” yani ‘Arı Kovanı’ ismini vermişlerdi. “Beehive”, Masonluğun ve Kabala’nın en önemli sembollerinden biri olduğu bilinmekteydi.

Fetullah Gülen, Fatih Altaylı’ya: “Masonların kötü bir şey yaptığını kim söylebilir?” demişti.

Gülen, arkadaşının eşinden “hemşiremiz” diye söz ediyordu, masonların birbirlerinin eşleri için kullandıkları kavramdı: “hemşiremiz”

Dikbaş, Fethullahçıların ve Erbakan hareketinin bir kısmını yazdığım, Masonlarla, CIA ile, Amerikan kuruluşlarıyla olan ilişkilerinden söz etmemekteydi. Elbette, AKP iktidarı hakkında da aynı tavrı taşımaktaydı.

Masonlar, AKP’de Cirit Atarken!

Dikbaş, kitabında gelmiş geçmiş tüm hükümetlerdeki masonların kimliklerini açıklamış ve icraatlarına dikkat çekmiştir. Dikkati çeken farklı bir unsur da; AKP döneminde, masonik bağlantılara değinmemesiydi. Fetullah Gülen gibi İslam’ı İsevileştirmekle görevli bir misyonu olan CIA referanslı Gülen hakkında tek bir kelime dahi etmemiştir. Halbuki AKP’de masonlar, önemli yer tutmaktaydı!

Vakit gazetesi, 14 Haziran 2008 tarihinde, Büyük Kulüp Yönetim Kurulu Başkanı Duran Akbulut yaptığı açıklamada, AKP’li üyelerini de açıklamıştı:

“AKP milletvekili Sn. Şaban Dişli, AKP E. Milletvekili ve Milli Savunma Başkanı Sn. Cengiz Kaptanoğlu, AKP E milletvekili Sn. Muharrem Eskiyapan, 22. dönem AKP İstanbul milletvekili Sn. Gülseren Topuz, 22. dönem İstanbul milletvekili ve İçişleri Bakanı Sn. Abdülkadir Aksu ve halen Akparti Başkan vekili Sn. Mehmet Dengir Mir Fırat da üyeliğinden onur duyduğumuz üyelerimiz arasındadır.[11]”

Bu isimlerin yanı sıra AKP döneminde belirgin örnekler ve eylemler şöyledir:

1. Bülent Arınç’ın, Yahudi Sara hanımdan aldığı dersler,

2. Tayyip Erdoğan’ın, İshak Alaton’dan referanslı olması,

3. Kıbrıs’taki, Şeyh Nazım Kıbrısi’nin (AKP döneminde KKTC’deki seçimlerde, ulusal çıkarlar dışındaki hizmetleriyle) İngiliz İstihbaratına çalışması,

4. Abdullah Gül’ün masonlarla bağlantıları, Cemil Çiçek’in masonlarla bağlantıları,

5. Tayyip Erdoğan’ın Yahudi ödülü alması.



Sonuç

Ülke, halk: AKP faşizmi altında inlerken; AKP’ye karşı ve karşın bağımsızlık için yükselen yumruğa kalkan olan bir tavır, doğruyu inşa etmeyecektir. Hedef emperyalizmken, ülke emperyalist işgal altındayken, Amerika’nın FBI kanununa muhalefetten tutuklu bulunan aydınları, NATO’ya karşı olan TSK mensuplarını, akademisyenleri hedef alıyor olmak; asli düşmanın elini güçlendirmekten öte anlam taşımayacaktır.

Bazı gerçekler, doğrular bilinirdir. Zaten, o gerçekler vardır ve değişmezdir. Ancak bu gerçekler/doğrular tüm zamanların doğrularıdır. Buna, itiraz yoktur ve olamaz da!

Lâkin, ülkenin işgal altında olduğu ve her şeyden çok dayanışmaya gereksinim olduğu bir dönemde‘yenildi’ hükmünü verecek olan ‘biz’ olamayız. Savaş devam ederken, savaşmadan yenilginin ön kabulü savaşı yok sayacaktır ki, asıl tehlike budur!

[1] Yılmaz Dikbaş, a.g.e., s. 30

[2] Yılmaz Dikbaş, a.g.e., Ss. 104-105

[3] Yılmaz Dikbaş, a.g.e., s. 105

[4] Yılmaz Dikbaş, a.g.e., s. 106

[5] Yılmaz Dikbaş, a.g.e., Ss. 106-107

[6] Yılmaz Dikbaş, a.g.e., s. 136

[7] Yılmaz Dikbaş, a.g.e., s. 140

[8] Millî Gazete, 22.04.1996

[9] Mustafa Yıldırım, ABD-CIA Ne Demiş?, Açık İstihbarat, 16.10.2007

[10] Akşam, 31.08.2001

[11] Bülent Arınç Mason mu?, Açık İstihbarat, 04.01.2010

Bunlar da hoşunuza gidebilir...