ABD Neden Türkiye’de? / M. Emin DEĞER

ABD Neden Türkiye’de?

“ABD neden Türkiye’dedir?” sorusunun yanıtı, “ABD, Dünya’nın öteki ülkelerinde hangi nedenle bulunuyorsa, bizde de o nedenle bulunuyor” olmalıdır. Ancak, Ortadoğu’nun emperyalizm için önemi göz önüne alındığında, Türkiye’deki varlığı ayrı bir değerlendirmeyi gerektirecek önemdedir. ABD geçmişte, Dünyayı Sovyet etkisinden kurtarmak ve korumak için ülkelerle ilgilendiğine inandırmak istemiştir. Kendisinin “Hür Dünya” olarak nitelediği ulusların, demokratik ve bağımsız-özgür olmalarını amaçladığı savındadır. Bu tür söylemler elbet genel politika söylemleridir. Gerçekte, ABD’nin gözünde Dünya çok küçüktür. Bu nedenle de Dünya ile ilgilenmelidir. İdealizmini Dünya’ya yaymalıdır. Çünkü ABD’nin kaderi, onu Dünya liderliğine çıkarmıştır. Eski Genelkurmay Başkanlarından General Tailor, “Birleşik Amerika hür dünya lideri olmak kaderinden vazgeçemez” derken, ABD’nin gücünden emin ve öteki ülkelere ne denli yukarıdan bakışını yansıtmıştır. Başkan Eisenhower de, “Hür dünyayı savunma azmimizden birşey kaybetmediğimizi ve etmeyeceğimizi belirtmeliyiz” diyerek, Dünya’ya düzen verme mitinin kendilerine ait olduğunu vurgulamıştır. 1 

ABD, kendilerine Dünya’yı düzene sokma mitosunun Tanrı tarafından verildiğine inanır. Şu sözler bunun somut kanıtıdır. Eisenhower’ın rakibi Başkan adayı Stevenson, “Tanrı, bize özgür dünyanın liderliğinden hiç de aşağı olmayan bir görev yüklemiştir,” der. 2 

Başkan Kennedy, ölümünden önce, Mezamir’deki sözleri, Dallas’taki konuşmasına aktarıyor. “Tanrı şehri korumazsa, bekçinin beklemesi boştur.” Robert Kennedy de, “Gezegenimizin manevi yönetiminde hakkımız vardır.” sözleriyle, Tanrı’nın kendilerine tinsel bir görev verdiğini anlatıyor.

Mc Kinley, Filipinler’i fethe giderken, “… onları kalkındırmak, uygarlaştırmak ve Hıristiyanlaştırmak” amacında olduklarını söylüyordu…  3  Gerçekte bu sözler, ‘evrensel soygun’un örtüleridir. ABD bu soygunu Tanrı adına yapıyor(!) demek ki!..

Bu sözlerin bir başka anlamı da şudur: ABD, Dünya’nın jandarmalığını üstlenmiştir, istediğini yapabilir. İzni de Tanrı’dan almıştır!

Ve bakın, ABD Türkiye’ye hangi amaçla gelmiş. Bunu ünlü bir uzmanın, Max Weston Thornburg’un “Türkiye’ye Yardım, Niçin?” adlı raporundan okuyalım. Thornburg, raporunun sonunda diyor ki:

“Eğer Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün 12 Temmuz Beyannamesi, tek parti diktatörlüğünün sonu anlamına geliyorsa ve eğer bakanların son zamanlarda özel girişimi destekleyecekleri söylemleri yerine getirilecekse ve eğer Türkiye bizden yardımı bu vaat ve açıklamaların ışığı altında isterse, o zaman yalnız sermayemizi değil, fakat aynı zamanda hizmetlerimizi, geleneklerimizi ve ideallerimizi plase edecek ve elden gitmesine izin verilemeyecek bir yatırım fırsatı doğacaktır.” 4 

ABD, istememiz halinde bize yardım edecek. Bunun anlamı şudur: Güvenliğimizin korunmasını istediğimiz ABD, onurumuzu ayaklar altına alırsak yardım edebilecek!.. ABD böylece, Mustafa Kemal’in bu ulusa verdiği onuru yıkmak istiyor. Ve bununla da bitmiyor, asıl sonraki amaçlar önemli… Neden mi? Bu durumda, yalnız sermayeleriyle değil, idealleri ve gelenekleriyle gelecekler… Asıl önemlisi, sıralanan koşullarla geldiklerinde de, bir daha elden kaçırmak istemeyecekleri bir fırsat yakalamış olduklarının açıkça belirtilmesi. Bizi kendi geleneklerini ve ideallerini aşılayarak öz kimliğimizden soyutlamak ve kendimize yabancılaştırmak istiyorlar… İşte ABD tuzağının en büyüğü burada. ABD’nin neden, oyun üstün oyun sergileyerek bizi tam bir uydu yapmak istediği anlaşılmıyor mu? “Bir daha elden gitmesine izin verilmeyecek bir yatırım” olduğumuz için…

Acı, acının da ötesinde bir gerçek… Ulusça, bu gerçeğin ayırdına vardığımız gün, tuzaklardan kurtulmanın yollarını bulabiliriz.

ABD emperyalizmi Birinci Dünya Savaşı’ndan önce, daha çok arka bahçesi ile (Latin Amerika) ve Okyanusya’daki adalarla ilgiliydi. Ve bu ilgisini bir büyük ağabey misyonu içinde dayanışma ve güvenlik anlaşmalarıyla koruma esprisine dayandırıyordu. Bu politikanın korunan ülkelere nelere mal olduğunu şu belgeden izleyelim. Guetamala eski başkanlarından Juan Jose Arevvalo, Washington’un bu dayanışma ve güvenlik anlaşmasını “Bu anlaşma Latin Amerika’daki yirmi devlet için bir güvenlik şalıdır,” diye niteleyip tanımladıktan sonra J.J. Arevvalo konuşmasını şöyle sürdürür:

“Birleşik Amerika, bizim Cumhuriyete birkaç defa ağır yaralar açtı. Topraklarımızı şehirlerimizi bombaladı. Hem de harp falan ilan etmeden. Ülkemize askeri çıkarmalar yaptı, başkanımızı ve insanlarımızı öldürdü. Ama bütün bunların ne önemi var efendim, USA bizim ağabeyimiz, son otuz yıl içinde ülkelerimizin bütün servet kaynaklarını söküp götürdü. USA, bizim kardeşimiz! Bizim devletimiz, onların çiftliğidir. Bütün imtiyazları hep kendisinde toplar. Bizlere gelince, onun küçük kardeşleri: Yirmi tane çıplak ve genç küçük kardeş: Evet bizler, ağabeyimize gereken saygıyı göstermekle yükümlü ve görevli olarak, topraklarımızın ürünlerini ve ülkelerimizin servetlerini, ona, saygıdeğer ağabeyimize vermekle ödevliyiz.” 5  Onurlu bir haykırıştır bu.

Oysa biz, bu haykırıştan otuzbeş yıl sonra, Ulusal Kurtuluş Savaşı vermiş bir ulus bilincini unutarak, güvenliğimizin ve bağımsızlığımızın korunması için, Truman Doktrini kapsamına girmek için çırpmıyorduk. Bir Kongre Yasası’nı, ABD Cumhurbaşkanı’nın istemiyle bizim yasalarımızda değişiklik yapmayı, Yunanistan ve Türkiye’ye Yardımla ilgili Kongre Yasası’nın ilgili maddesi ile kabul ettik. Bunu 1947 Anlaşması’nı incelerken göreceğiz.

ABD’nin arka bahçesi ile ilgilenmesi, başlangıçta Latin Amerika’yı Avrupa Emperyalizmi’nden korumak görüntüsü altında başlamıştı. Avrupa, Amerika’nın işlerine karışmayacaktı. Amerika’da, Avrupa’nın işlerine burnunu sokmayacaktı. ABD, daha sonra Monroe Doktrini’ni, “Ulusun büyüdüğü, güç ve kaynaklan kıtada egemen bir konuma geçtiği için, bunun O’na, herhangi bir devlete ya da bütün devletlere karşı aşağı yukarı sarsılmaz bir güç kazandırdığını belirterek “1895’deki Dışişleri Sekreteri Richard Olney’in dili ile genişletiyordu. 6  Böylece ABD, Latin Amerika’yı sömürgeleştirmeye başladı. Artık Batı yarım küresinde her sorun ABD’den sorulacaktı!

Ve ABD, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, arka bahçesindeki sömürü, düzeninin çarklarım çevirmeye yetmediğinden, Dünya’ya açılmaya başlar. Artık Dünyayı düzenlemeye karar vermiştir. ABD, kendi idealizminden ve liderliğinden öylesine emindir ki, önce ünlü Wilson Doktrini ile Dünyaya uygun gördüğü düzenin ana çizgilerini açıklar.

AMERİKAN İDEALİZMİ VE YENİ EMPERYALİZM

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra arka bahçeden Dünyaya açılma ve etkin olma yolu aranmaya başlandı. Öteden beri Dünyaya yayılma ve genişleme yolunda fırsat kollamakta olan ABD, Wilson’un ünlü 14 maddelik barış ilkesi(!) ve “Manda” siyasası ile yayılma, genişleme ve kendi idealizmini-Amerikan idealizmini – Dünyanın her yerinde egemen kılma isteği ile yola çıktı.

Bu politika yeni düzenlemelerle, İkinci Dünya Savaşı sonrası uygulanmaya başlandı. Ve Dünyanın büyük bir kesimi son kırk yılı, ABD’nin sömürü ağında ve tuzağında geçirdi. Yeni emperyalizm, bu dönemde dostluk ve yardımlaşma antlaşmaları ile geldi. Emperyalizmin asıl amacı değişmemişti. Değişen, yöntemi idi. Ne yazık ki, az gelişmişlik, bunun nasıl bir tuzak olduğunun anlaşılmasını önledi. Öyle ki, İnönü gibi, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın komutanı ve Lozan’ın başarılı diplomatı bile, Lord Curzon’un her zaman yinelediği uyarılarına karşın, “ABD’nin sorumluluğuna inanıyordum, yanılmışım demektir.”*[*] diyecek kadar gerçekleri göremedi. Sovyetlerin dağılması ile girilen yeni dönemde, ABD, Körfez Olayı’nı bir örnek baskı olarak sergiledi. Irak olayları ile Dünya’ya yeni düzenin nasıl sağlanacağı örneğini göstermek istedi. Özetle, ABD kendi idealizmini Dünya’ya dayattı. Yeni Dünya Düzeni, artık karşısında hiçbir güç kalmadığı için, ABD çıkarının her yerde, ABD’nin gücü ile korunması demekti. Dahası, uygulamaya bakarak denilebilir ki, J3M’de peşine takarak, Somali’de olduğu gibi insancıl yardım görüntüsü altında eylemli işgal ya da Irak örneğindeki gibi, tepeden inme ve ezme yöntemi uygulanıyor. İşte Yeni Dünya Düzeni’nin özeti budur!.. Amaç, ABD’nin – daha doğrusu çok uluslu şirketlerin çıkarını korumaktır. Başka bir şey değil!..

Ancak, emperyalizm, ne denli acımasız olduğunu her gün medyanın o engin gücü ile gizlemektedir. ABD’nin yeni Başkanı Clinton da, 20 Ocak 1993 günü yemin ederken,

“ABD’nin çıkarlarına ters düştüğünde müdahaleden kaçınmayız” diyerek, ABD idealizminin ne olduğunu bir kez daha vurgulamıştır.

ABD’nin, başlangıcından bu yana hiç değişmeyen emperyalist emellerini kendi belgelerinden saptayalım.

Başkan Eisenhower, 1953 yılma ilişkin yıllık raporunda şunları söyler:
“Dış politikamızın açık ve sarih amacı, yabancı ülkelerde yatırımlar için uygun bir ortam yaratılmasını sağlamaktır.” 7 

Çünkü önemli olan ABD özel sermayesinin, öteki ülke ekonomilerine egemen olmasıdır. ABD’nin bu politikasında AID (Uluslararası Kalkınma Teşkilatı) en etken durumdadır. Başkan Kennedy bu konuda, ABD yardımının uzun erimli etkilerini şöyle anlatır:

“İthalat yapıları” Dış yardımın etkisi altında bulunan ülkelere örnek olarak Taiwan’ı, Kolombiya’yı, İsrail’i, İran’ı ve Pakistan’ı göstermiş ve şöyle demiştir: “Bu ülkeler bir zamanlar sadece Avrupa ülkelerinin pazarları idiler. Amerikan mallarına, hünerine ve Amerikan tarzı çalışmaya alışmanın, yeni doğan ülkelerin zevklerine ve arzularına verdiği yön üzerine ya da yardımımız kesildiğinde, mallarımıza olan talep ve ihtiyacın devam edeceği ve ticarî ilişkilerin yardımın son bulmasından sonra da uzun süre devam edeceğine çok az dikkat edilmiştir.” 8 

Kapitalist sistemin ABD’deki gelişmesi, ABD’yi tüm emperyalist sistemin liderliğine yükseltti. Bu sonuç. Amerikan ideolojisinin tüm Dünya’ya egemen kılınması için, öteden beri var olan emperyalist sistemin yaygınlaşmasına yol açtı ve Dünya, son kırk yıl bu uygulamaya tanık oldu. Harry Magdoff, Emperyalizm Çağı adlı yapıtında, ABD’nin Dünya liderliğini nasıl örgütlediğini şöyle anlatır:

“Savaş sonrası emperyalist sistemin örgütlendirilmesi, savaş sonuna doğru kurulmuş bulunan uluslararası kurumlar aracılığı ile sağlandı: Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu ki, her birinde, çeşitli nedenlerden ötürü, ABD lider durumundaydı. Bu sistem, UNRRA’nın faaliyetleri, Marshall Planı ve Washington’un kontrol ve finans ettiği bazı ekonomik ve askeri yardım programları ile güçlendirildi.” H.Magdoff bu örgütlenişin amacını, Dean Rusk’ın sözleriyle şöyle açıklar.

“Birleşik Devletlerin, Ulusal çıkarları, uluslararası çıkarlara feda ettiği için değil, fakat ulusal çıkarlarını diğer uluslara zorla kabul ettirmeye’ çalışmakla eleştirildiğine dikkat çeken Dışişleri Bakanı Rusk, bu eleştiriye cevap verirken, dolaylı olarak ABD liderliğinden beklenen şeylere de değinmiştir. Bu eleştiri Dışişleri Bakanı tarafından reddedilmemektedir. Tersine, bu durumdan ötürü kendisi kıvanç duymaktadır: “Kanımızca bu eleştiri bizim ve uluslararası hukukun güçlü olduğunun bir kanıtıdır.” diyen Rusk, ABD Dış politikasının muhteris emellerini şöyle özetlemektedir:

“Ancak, sadece Kuzey Amerika ile Batı yarım küresi ile, ya da Kuzey Atlantik topluluğu ile sırlandırılmış savunma taktiklerinin artık güven ve refah sağlamayacağını biliyoruz.” 9  Dean Rusk’ın şu sözleri ABD’nin sınırsızlığına inandığı gücüne güvenerek ihtirasının nerelere uzanmak istediğinin göstergesidir:

“Dünya çok küçülmüştür. Toprak ile, su ile, atmosfer ile, bunları kaplayan uzay ile, yani dünyanın tümü ile ilgilenmeliyiz.” 10  Ve Türkiye, ABD’nin gözündeki bu küçücük, ama Dünya’nın çok önemli bir stratejik noktasında bulunduğu için, dikkati üzerine çeken ülke, emperyalizmin ilgi ve etki alanına girdi. Ama görünüşte ABD, Türkiye’ye kendiliğinden gelmedi. ABD’yi, Türkiye’ye biz çağırdık.(!) Dünya’da emperyalizme karşı ilk Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı vermiş, özgürlüğüne ve bağımsızlığına kıskanç bir ulusun çocukları olarak çağırdık, hem de “ulusal bütünlüğümüzü ve özgür ulus olarak varlığımızı sürdürebilmek için” yardım isteyerek çağırdık. Ve işte ABD, Türkiye’ye gelirken bizim bu isteğimizi 1947 tarihli Kongre Yasası’nın ilk paragrafında belgeleyerek. “Ben Türkiye’nin ulusal bütünlüğünü ve bağımsızlığını korumak için yardım yapacağım” diye bağırarak geldi! İşte ABD’yi bu kongre yasasına dayalı anlaşmayla çağırdık. Böyle bir yasaya dayalı anlaşmayı imzalamanın ayıbını taşıyoruz yarım yüzyıldır. Hem de tarihin şaşmaz yargısına aldırmadan.

O ayıbı 1947’de işledik. Bu tarihten 17 yıl sonra 1964’de ünlü Johnson Mektubu, bu ayıbın yüzümüze indirilmiş şamarı değil miydi? Ondan sonra sarsılarak, kapıldığımız tuzaktan kurtulmaya çalıştık. Kurtulmak istedikçe yeni tuzaklara düştük. 12 Martlar ve 12 Eylüllerin karanlığında kaldık. Çünkü emperyalizmin tuzaklarında yürüdüğümüzün ayırdında değildik. 27 Mayıs Anayasasıyla getirilmek istenen, çağdaş hukuk ilkelerine dayalı demokratik sisteme neden karşı çıktık? O sistemi geliştirip çağdaş bir düzen yaratacağımız yerde, 12 Eylül Sistemi ile toplumu tam bir sıkı düzene aldık. Bu düzenin, bizim çıkarımıza değil, emperyalizmin Ortadoğu’daki, çıkarlarına hizmet ettiğini düşünmeden…

Türkiye Cumhuriyeti’nin Ulusal Kurtuluş Savaşının iç dinamiği olan “Müdafaa-yı Hukuk” felsefesine, tam bağımsızlık ülküsüne dayandığı unutuldu. Unutturuldu demek daha doğru olur. Çünkü, hamiliğine -koruyuculuğuna- sığındığımız (Tanrım ne utanç verici) ABD, ne ulusal savaşımızı tanıdı, ne de Lozan’ı! Şimdilerde moda olan İkinci Cumhuriyet, Lozan mı, Sevr mi tartışmalarıyla, 12 Eylül’ün getirdiği yozlaşmanın yeni açılımlarını izliyoruz!..

İşte bu ortamda, Başbakan’ın “Çekiç Güç’ü söküp atamazsınız, ‘ çünkü bir çıban gibi kök salmıştır” sözleri ile acı gerçeğe bir kez daha çarptık. Başbakan Demirel’i, bu yürekli tanısı nedeni ile kutlamalı mı? Demirel, olaylara değişik açıklamalar getiren mantığı ile yeni bir açıklama getirebilir mi? Bilemiyorum! Uzun yıllar sonra ilk kez, en yetkili ağızdan gerçek durumumuzun açık bir dille anlatılması elbet çok önemli. Bunun değerini bilmeliyiz. Bu sözler, sadece bir umarsızlık söylemi sayılmamalı… Bir uyarı olarak da algılanmalı! Başbakan, emperyalizmin içimize kök saldığını söylüyor ve bundan kurtulmanın, öyle bir kalemde kesip almakla olmayacağını, bunun yaratacağı sorunlar sarmalının hesap edilmesi gerektiğini anlatıyor.

Demirel emperyalizmin tuzaklarında yürüdüğümüzün ayırdında: Evet, “ABD içimize kök salmış.” Çağlayangil, 1974’de İsmail Cemle yaptığı bir söyleşide, “ClA yapar, organik bağlarıyla yapar. Benim istihbarat şefimle, kendisi farkına varmadan. ClA benim altımı oyar. Elinde imkân var yabancı adamın. Girmiş enfiltre benim içime. Onun için hiç şaşmam. Aramam da: Bulamam ki…” 11  Bu sözlerden, 12 Mart’ın yarattığı burukluk nedeniyle sızlanma ötesinde çıkan sonuç şudur: Tam bir teslimiyet. Ama öyle anlaşılıyor ki, Demirel daha o yıllarda tuzakların ayırdında olmalı. Ancak Kurtuluş düşüncesi gelişmemiştir. Şimdi sanırım, tuzaklardan kurtulmadıkça, bir yere ulaşamayacağımız anlaşılmış olsun ki, kökleri çok derinlerdeki bu çıbanı, usta bir cerrah mahareti ile çıkarmanın yollarını aramaya başlayalım.

ABD TUZAĞINA DÜŞMEK

Şimdi, ABD ile 1947’de nasıl ilişki kurulduğunu görelim. Türkiye’yi emperyalizmin tuzağına iten ve Truman Doktrini olarak tarihe geçen yasayı ve sözleşmeyi okuyalım. Yasanın gerekçesi olan aşağıya aktardığımız sözler, belki bizi kendimize getirebilir, bizi uyandırır:

Neden mi? Okuyalım, anlayalım!..

ABD’nin Türkiye’ye neden ve nasıl yardım ettiğini belgeleyen yasa şu sözlerle başlar:

“Madem ki Türk ve Yunan Hükümetleri, Birleşik Devletler Hükümeti’nden, milli bütünlüklerini ve hür milletler olarak mevcudiyetlerini idame ettirebilmek için, gerekli malî ve diğer yardımları acil olarak talep etmişlerdir.” 12 

İşte bu sözler, sanki Mustafa Kemal’i yadsırcasına, Lord Curzon’un “bugün reddediyorsunuz, hiçbir şeyiniz yok, kalkınmak isteyeceksiniz ve birgün bize geleceksiniz. Bugün reddettiklerinizi o gün kabul edeceksiniz.” sözlerini doğrularcasına, ulusal onurumuza indirilmiş tokat değil mi? Bir ulus nasıl olur da, ulusal bütünlüğünün ve özgürlüğünün korunmasını, bir başka ulusun yardımına, bir başka ulusun ellerine bırakır? Tarihini yadsırcasına emperyalizme sığınır?

ABD emperyalizminin geçmiş uygulamalarının tarihini bilseydik böyle bîr yanlışlığa düşmezdik sanının. Lord Curzon’un uyarısından ders alabilmek için biraz da tarihi bilmek gerekiyor elbet.

Şu örnek ABD’nin başka uluslara bakış açısını göstermeye yetmektedir: Platt Değiştirgesi.

ABD’nin, Latin Amerika ve Karayib’lerdeki emperyalist amaçlarını “büyük ağabey” edası ile yürütmeye çalıştığını görmüştük. Küba ile ilişkilerinde Platt Değiştirgesi olarak anılan bir olay, bu ağabeyliğin boyutlarını göstermesi yönünden çok ilginçtir. ABD emperyalizminin, etki alanındaki ülkelerin yasalarını değil, anayasalarını bile değiştirecek kadar iç işlerine karıştığının belgesi, bu Platt Değiştirgesi’dir. Bu değiştirge, “Küba’nın güvenliğinin ve bağımsızlığının ABD tarafından korunacağına ve Küba’da ABD üslerinin kurulacağına ilişkin bir Kongre Yasası’dır ve bu Kongre Yasası, ABD’nin istenci doğrultusunda Küba Anayasası’na eklenmiştir. Küba önce bu olaya direnir, ama ABD’nin baskısı sonucu 12.6.1902’de, Kongre yasası’nın şu hükümlerini Anayasası’na ekler:

“Küba Hükümeti, başka devlet ya da devletlerle Küba bağımsızlığını tehlikeye sokacak sömürge ya da askeri amaçlarla üs, ya da toprak verecek anlaşmalar yapmayacaktır. ABD, Küba bağımsızlığını korumak amacıyla Küba’ya müdahale edebilecektir.” 13 

Değiştirge bununla bitmiyor. Şu hüküm, ABD’nin kendi amaçlarını gerçekleştirmek uğruna, başka ulusların onurunu hiçe sayacak kertede üstünlük kompleksi içinde olduğunu gösteriyor.

“Amerika’nın Küba’yı askeri işgal altında bulundurduğu zamanki işlemleri meşru sayılacak ve bu işlemler sonunda kazanılmış haklar korunacaktır.” 14  Bu yüz kızartıcı olaya Kübalı zenci politikacı Juan Cualberto Gomez, 1901’de bakın nasıl tepki gösteriyor:

“Bağımsızlığın ne zaman tehlikeye girdiğini ve böylece onu korumak için ne zaman müdahale etmek gerektiği kararını Birleşik Devletler’e bırakmak, gece ya da gündüz diledikleri zaman, iyi ya da kötü niyetle girebilmeleri için evimizin anahtarını teslim etmek demektir.” 15 

Ya bizde hangi politikacı karşı çıkmıştır. Bildiğimiz, karşı çıkışın tek yazılı belgesi vardır. Doç. Dr. Mehmet Ali AYBAR’ın Zincirli Hürriyet Dergisindeki yazıları.

Denilecektir ki, biz ABD’ye neyi bıraktık, neyi teslim ettik? ABD bize, bizim için yardım etmiyor mu? Gerçeği saptamak için, bizim 5123 Sayılı Yasa ile kabul ettiğimizden iç hukuk sayılan 22 Mayıs 1947 tarihli Kongre Kanunu’nu okumayı sürdürelim:

“Amerika Birleşik Devletleri Kongresinin Senatosu ve Temsilciler Meclisi tarafından kanunlaştırılmıştır ki, bir başka kanunun hükümleri ile çatışmadıkça Cumhurbaşkanı, Birleşik Devletlerin çıkarına uygun mütalaa ettiği zamanlarda Yunanistan ve Türkiye’ye, bu hükümetlerin talebi üzerine ve kendisinin tayin edeceği kayıt ve şartlarla, yardımda bulunabilecektir.” Yardımın temel koşullarını saptayan bu madde, altını kalın çizgilerle çizeceğimiz şu ilkeleri taşımaktadır:

“Yardımın hangi koşullarda verileceğini ve nasıl kullanılacağını, koşullarını ABD Cumhurbaşkanı saptar. Cumhurbaşkanı Yardımı Birleşik Devletlerin çıkarlarına uygun gördüğü zamanlarda ve süre için verir.”

Hiçbir yorumu gerektirmeyecek açıklıktaki bu hükmün anlamı şudur. Asıl olan ABD’nin çıkarıdır. Bu nedenle, ABD kendi çıkarına uygun görmediği an yardımı keser ya da yardım alan ülke, ABD çıkarını tehlikeye sokarsa onu cezalandırır.* Ve Yeni Dünya Düzeni’nin patronu ABD’nin yeni başkanı Clinton’un söylediği gibi, “çıkarı tehlikeye girdiği an, o ülkenin iç işlerine karışır,” Gerekirse, Irak örneğinde olduğu gibi başına bela olur. Bunalımlar, baskılar birbirini izler, ABD’nin cezalandırma süreci başlamıştır çünkü. Türkiye, 1947’de Truman Doktrini kapsamına girdikten yıllar sonra, yardımın bir tuzak olduğunu çok geç de olsa anlamıştır. Ancak emperyalizmin tuzaklarından kurtulmanın her çırpınışı, yeni ekonomik, sosyal ve siyasal bunalımlara uzanmış ve tuzaktan kurtulmak isteyenler cezalandırılmışlardır.

Bir ülkenin böyle bir konuma girmesinde, her şeyden önce kendi yöneticilerinin ve giderek halkının sorumluluğu vardır. Ve bu sorumluluk baştan, yani ilişkinin başladığı tarihten başlar. Bu sorumluluğa düşmemenin yolu tarih bilincinden geçer. Siyasal gerçekçilik bilincinden geçer ve çıkarların yarıştığı uluslararası siyasanın güç ve çıkar dengesine bağlı olduğunu bilerek, siyasa oluşturulmamasına dayanır.

Bir ülkenin yöneticilerinde böyle bir uygulama bilinci yoksa, işte o zaman, güçlü ülkenin siyasal çizgisinde takılır kalırsınız. Bunun tuzak olduğunun ayırdına vardığınızda da iş işten geçmiştir. İşte o zaman oltada balık olursunuz…

Tam bağımsızlığa giden yoldan, oltaya nasıl takıldık? Şimdi onu görelim.

TRUMAN DOKTRİNİNE DOĞRU

ABD – Türkiye ilişkileri, İkinci Dünya Savaşı sırasında, “Ödünç Verme ve Kiralama Yasası” çerçevesinde başlamıştır. Türkiye, bu ABD Yasası’na göre 1945 yılına değin, ABD’den borç ve askeri malzeme almıştır. 23 Şubat 1945 günü yapılan anlaşmaya göre, askeri yardım savaş sonuna değin sürecektir. Ancak savaş sona erdiğinde, kullanılmayan malzemeler geri verilecektir. Savaş sona erer, yardım kesilir. Truman Doktrini ile yeniden başlar.

Türkiye-ABD ilişkilerinde, emperyalist sistem içinde Türkiye’ye verilmek istenen rol işte bu 1947 Antlaşmasıyla başlar. Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni adlı yapıtında, Potsdam Konferansı’nda, Stalin’in Türkiye ve Boğazlarla ilgili isteklerini kabul eden ABD ve İngiltere’nin olası suskunluğu sonucu, “Türkiye’nin Sovyet tehdidi ile karşı karşıya bırakıldığını” belirttikten sonra der ki:

“Rusya’nın Çarlık zamanından beri Boğazlar Meselesinin ikili (kendi ifadelerine göre Karadeniz devletleriyle Türkiye arasında) yapılmasında ısrar ettiğine göre, Potsdam Kararı, Stalin için bir zaferdir. Bu karara dayanarak, Moskova – Türkiye’ye ikili görüşmelere girişmek için baskı yapmaya, notalar yağdırmaya başladı.” 16 

Avcıoğlu’na göre, ABD, “Marshall Yardımı’ndan da, Türkiye’nin yararlanmasını istemez. Bu tutumundan, Ortadoğu’yu etki -nüfuz – alanına almak ve üsler kurmak için ‘Türkiye’ye büyük ihtiyaç duyduğu zaman’ vazgeçmiştir.”

1945-1947 yılları, Türkiye ile Sovyetler arasındaki ilişkiler çok gergindir. Sovyet yayılmacılığı, Sovyetlerle sınır komşusu-ortaklığı olan ülkelerde büyük bir tehdit yaratıyordu. Bu uygulamanın Potsdam’daki pazarlık-paylaşımla ilgili olup olmadığı konusu aydınlanmış değildir. Ancak, savaş sonrası, dünyanın iki kutba ayrıldığı ve ABD ile Sovyetlerin kendi ilgi alanlarındaki ülkelerle ilgili girişimlerinde, birbirlerine karışmadıkları düşünülürse, pazarlığın boyutları çıkarılabilir.

Bu nedenle, 1945-1947 arası Sovyetlerle Türkiye arasındaki gerginliğe, Büyük Britanya ve ABD’nin ilgisiz kalmaları ve Sovyet tehditlerine karşı bizi, “Sovyetlerle sorunlarınızı aranızda görüşün” söylemleriyle oyalamalarının nedeni de anlaşılmış değildir. O iki yıl süresince Sovyetler, Boğazların statüsünü değiştirmekten gayrı, Türk – Sovyet sınırının yeniden düzenlenmesini, Kars ve Ardahan’ın kendi sınırları içine katılmasını istiyorlardı.

Feridun Cemal Erkin’in anılarından aktardığı şu bölümle, Avcıoğlu, Potsdam Konferansı’nı şöyle değerlendirir:

“Yalta’da, Sovyet önerilerini üç ülke Dışişleri Bakanlarının incelemesi kabul edilir. “Feridun Cemal Erkin, en başta Türkiye’yi ilgilendiren bir sorunun, Türkiye’nin Dışında çözülmeye kalkışılmasını şöyle yorumlar.”

«Küçük memleketlerin kaderleri bakımından başkalarına ait en kutsal hakları, kapalı toplantılarda tasarruf hakkını kabullenen birkaç büyük devletten kurulu Direktuar’dan daha tehlikeli bir şey düşünülemez.»

“Potsdam Konferansı’nda, Direktuar, Boğazlar konusundaki görüşlerini Üç Büyükler’in Türkiye’ye ayrı ayrı bildirmelerini kararlaştırır. «Ayrı ayrı bildirme»nin, «ayrı ayrı görüşme» anlamına mı geldiği pek anlaşılmaz. Türk Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri, «Potsdam’da ABD Cumhurbaşkanı tarafından ileri sürülen ve Büyük Britanya tarafından da desteklenen formül, belirsiz, bellisiz ve tamamıyla uygunsuz idi» der. Erkin’e göre, “Stalin Potsdam’da 1) Montreux’nün değiştirilmesi ve 2) Değişikliğin Türkiye ile başbaşa tartışılması sonucunu elde etmiştir.” 17 

Bu formül, Feridun Cemal Erkin’in dediği gibi. “…. belirsiz, bellisiz, uygunsuz” mudur? Yoksa bir oyunun, bizi emperyalizme yönlendiren iki yıl süreli bir oyunun ilk perdesi midir? Çünkü, Avcıoğlu’nun, Prof. Edward Weisband’dan aktardığı şu ilginç gözlem ve değerlendirme, üzerinde düşünülmeye değer sorulara açılıyor. “Boğazlar sorunu birkaç yıldır, Türkiye’nin Dışında İngiltere, Rusya ve ABD liderleri arasında görüşülmektedir. Sorunu ilk ortaya atan da, Kasım 1943 sonunda Tahran Konferansı’nda, Churchill’dir. Tahran’da Roosevelt ve Stalin, Türkiye’nin savaşa girmesi konusunda ısrar edilmemesi için anlaşmaya varınca, Türkiye’yi ille savaşa sokmak isteyen Churchill, Ankara Hükümeti’ni Boğazlar rejimini değiştirmekle tehdit etmeyi önerir. Churchill, hatta Stalin’in «Boğazlar rejimini değiştirmeye, Türkiye’yi savaşa katılmaya zorlayarak kalkışmasını» ister! Bu konuda Prof. Edward Weisband şunları yazar: «Tahran’da Türkleri, ceza olarak Boğazlar’ın statüsünü değiştirmekle tehdit etmeyi öneren Stalin değil, Churchill’dir. Churchill sorunu ortaya atınca, Stalin de ister istemez Çanakkale Boğazı’nın rejimi hakkında soru sormuştur. Stalin:

– ‘İngiltere’nin artık bir itirazı olmadığına göre, bu rejimi biraz gevşetmek hiç de fena olmaz,’ demiştir.

Churchill buna da ‘peki’ diyerek, Boğazlar rejimini değiştirmeye, Türkiye’yi savaşa katılmaya zorlayarak kalkışmasını istemiştir. Stalin, bu kez:

– ‘Aceleye gerek yok…’ cevabını verip, bu sorunu ‘yalnız’ genel deyimler içinde tartışmakla ilgilendiğini belirtmiştir. Churchill, ‘Rus gemilerini bütün denizlerde görmeyi hepsinin umut etkilerini’ de söylemiştir. Stalin ise:

– ‘Lord Curzon’un daha başka fikirleri vardı,’ diye hatırlatmıştır.» 18 

Bu Lord Curzon, İsmet Paşa ile Lozan’da tartışan ve O’na, “bir gün bu aldıklarını geri vereceksin” diyen İngiliz diplomatıdır. Ve Lozan’ı unutmamış ki, “Boğazlar sorunu Tahran’da tartışılırken, Churchill’in önerisine karşı Stalin “Aceleye gerek yok. Lord Curzon’un başka fikirleri var” der.

Montrö Antlaşması üzerindeki tartışmada, Türkiye önce yalnız bırakılır. Notalar gelir, gider. 8 Ağustos 1946 tarihli Sovyet notasına karşı. “Montrö Antlaşması’nın Türkiye ile Sovyetler arasında değil, anlaşmanın tarafı olan devletlerin de hazır olacağı bir konferansta ele alınabileceğine ilişkin Türkiye görüşü” Erkin’e göre, Anglo amerikanlarca da desteklenir. Feridun Cemal Erkin, bunu Potsdam’a karşı bir değişiklik olarak yorumlarsa da, “üçlü karardan sonra Anglo amerikan’lardaki bu değişiklik Türkiye’den, özellikle Sovyetler Birliği’ni ilgilendiren bir karara yalnız başına karşı koyma sorumluluğunu üzerine almasını istemek anlamına geliyordu” der.

Sovyetler karşısında yalnız bırakılışımız ve sonunda Truman Doktrini’ne sığınışımız bir oyun muydu? diyoruz. Hele Stalin’in, “Lord Curzon’un daha başka fikirleri var” yanıtını okuduktan sonra.

Sovyet tehdidine karşı destek istediğimiz ABD de işe karışmak istemez, ama Büyükelçiliği kanalı ile şu bildirimi yapar: Bildirim de, “Türk milletinin gösterdiği cesaret ve azmin hayranlıkla izlendiği, ABD’nin, Birleşmiş Milletler Yasası’nın çiğnenmesine izin vermeyeceği” belirtilir.* 19 

Avcıoğlu der ki: “O günlerde Türkiye hakkında asıl söz sahibi İngiltere”dir. Türk Dışişleri Bakanlığı, 1939 İngiliz ittifakını tazeleme yolunda çaba gösterir. Bu çabalardan sonuç alınmaz. İnönü, Saraçoğlu ve Erkin arasında bir toplantı yapılır. Bu toplantıda Erkin’in, “Türkiye, ancak kaderini Amerika ve Büyük Britanya’ya bağlamak yoluyla esenliğe kavuşabilir,” önerisi onaylanır. 20 

Evet bu toplantı, Cumhurbaşkanı ve Lozan’ın Baş Delegesi İsmet Paşa’nın başkanlığında yapılmıştır. Ve Türkiye, “esenliğe çıkmak için” kaderini İngiltere ve Amerika’ya bağlamayı kabul eder. Bu tarihsel bir yanılgıdır ve Lord Curzon’un 1923’de Lozan’da söylediklerinin gerçekleşmesidir. Lord Curzon, İsmet Paşa’nın, kapitülasyonlar konusundaki direnişini kıramayınca der ki:

“Aylardan beri müzakere ediyoruz. Arzu ettiklerimizin hiçbirini alamıyoruz. Vermiyorsunuz, anlayış göstermiyorsunuz. Memnun değiliz sizden. Ama ne reddederseniz cebimize atıyoruz. Memleketiniz haraptır. Yarın geleceksiniz. O zaman bu cebimize koyduklarımızdan her birini birer birer çıkarıp size vereceğiz.” İsmet Paşa’nın yanıtı şudur:

“Biz bunları behemal alacağız. Biz bunları alalım. Siz şimdi verin sonra gelirsek, istediğinizi yapın.” 21  Evet emperyalizm, 1947 Antlaşmasıyla Lord Curzon’un dediğini yapıyordu. İnönü, emperyalizme sığınarak, İsmet Paşa’nın aldıklarını, geri veriyordu. Bu elbet tarihsel bir yanılgıydı. Ve İsmet Paşa, bu yanılgının 1964 yılında ayırdına ancak varacak, “yanılmışım demektir” diyecektir.

Tarih bilinci yanılgıya izin vermemeliydi. Lozan Antlaşmasından sonra New Conventional Gazetesi’nde yer alan şu satırlardaki yargının gerçekleştirildiğini görmemeliydik.

“Gerçekte Türkiye, teorik bakımdan bağımsız bir hükümet oldu. Lakin bu ticaret ve sanatta kabiliyetsiz ve sermayeden yoksun halkı, bilenlerce malumdur ki, bu bağımsızlığın ömrü pek kısa olacak ve eski durumu bir başkası üzerine alacaktır.” 22 

TÜRKİYE’Yİ KİM KORUYACAK?

Peki ABD, Türkiye’yi koruyacak mı idi? Kime karşı, nasıl koruyacaktı? Avcıoğlu, Dış Politika öğretim üyesi ve yazar Prof. Ahmet Şükrü Esmer’den aktardığı görüşlere ve Prof. Nihat Erim ile Kim Philby’nin anılarına dayanarak der ki: “ABD, bizi ne Sovyet tehdidine karşı korudu, ne de koruyacaktı…” Avcıoğlu’na göre, ABD Dışişleri Bakanı Byrnes’in anılarında, “1946 Sonbaharında, ABD’nin Türkiye’ye askeri yardım yapamayacağı, ancak az da olsa ekonomik yardım yapabileceği” yazılıdır. Anlaşılan o ki, Türkiye, Stalin’le başbaşa bırakılmıştır.

Amerika’nın gerçekten yardıma gelemeyeceğinin başka tanıkları da var. Prof. Nihat Erim, San Fransisko’daki Türk Delegasyonu arasında bir görevlidir. Molotof’un Haziran 1945’teki istekleri üzerine ABD ve İngiltere’nin tutumuyla ilgili değerlendirmesi Prof. Ahmet Şükrü Esmer’in aşağıdaki görüşlerine koşuttur:

Bizi kimin elinden nasıl kurtardılar? Rus baskısı ağırdı, fakat savaşa varacaksa, bu noktaya 1945 ve 1946 yıllarında varılabilirdi. Ondan sonra durum değişti. Rusya, işgali altında bulunan İran’dan bile, 1946’da askerlerini geri çekmek zorunluluğunda kaldı. Rusya’nın Türklerden isteklerini, silah kuvvetiyle almayı tasarladığına dair, herhangi bir kanıt yoktur. Eğer Rus: ya, baskısını savaşa kadar götürseydi, Türkiye yalnız başına da savaşı kabul edecekti, ve 1945’teki tutumlarına bakılacak olursa, ne müttefiki İngiltere, ne de şimdi kurtarıcılığı ile övünen Amerika yardıma koşacaktı.” 23 

Amerika’nın ve İngiltere’nin, Türkiye’yi en güç günlerde Stalin’le başbaşa bıraktıklarının bir başka tanığı Prof. Nihat ERİM’dir. Prof. Erim, San Francisco Konferansında iken edindiği, konuya ilişkin izlenim ve gözlemlerini YÖN Dergisi’ne yazdığı “Türkiye’nin Dış Politika Sorunları” başlıklı anılarında şöyle anlatır:

“Türkiye derhal ABD’ye başvurdu ve dedi ki, Stalin’in isteklerine hayır diyeceğim. Bana yardım edebilir misiniz?’ Hasan Saka başkanlığındaki kurulda ben de vardım. Amerika bize, ‘savaştan yorgun çıktık, herkes terhis edilmek istiyor. Onbin mili aşıp size yardım olanaksız. Ruslarla, anlaşın’ dedi. Dönüşte Londra’ya uğradık. Dışişleri Bakanı Eden ile görüştük. Ondan da aynı cevabı aldık. Eden, nerdeyse birliklerimizde isyan çıkacak, anlaşın’ diyordu. O tarihlerde, Harriman Moskova’da büyükelçi idi. Ankara’da kendisi anlattı. “Batılı diplomatlar toplanıp, sabaha kadar Rus ordularının sınırı aşmasını beklemişler…” 24 

Yine o günlerde, İngiliz Entelijans Servisi’nin önde gelen kişilerinden olan Kim Philby anılarında, “değil, 1945-1947 arasında Türkiye’yi Sovyet tehdidinden korumak, Truman Doktirini’nden sonra bile, Türkiye’nin korunmasının düşünülmediğini bir Sovyet işgali olursa, gerilla savaşı hazırlığı yapıldığını” yazar ve der ki:

“Anglo amerikan planının böyle bir savaş patlar patlamaz Türkiye’yi kendi kaderine terk etmek olduğu, Türklere açıklanamazdı. Kesin olarak inanılıyordu ki, Türkler bu planlar hakkında en küçük bir kuşku duyarlarsa, Batı’ya karşı güvenleri kalmayacaktır.” 25 

Bu değerlendirmeler, Türkiye’nin Sovyet tehdidi karşısında kaderi ile başbaşa bırakıldığını gösterir. Ve Türkiye Cumhuriyeti 1947 yılının 22 Mayıs’ında kabul edilen Kongre Kanunu kapsamına (5123 sayılı yasa ile yürürlüğe giren Yardım Antlaşması ile) girer.

Lord Curzon haklı çıkmıştır. Türkiye, emperyalizmin tuzağındadır artık. Ve elbet New Conventional’deki”… bu bağımsızlık pek kısa olacak ve eski durumu bir başkası üzerine alacaktır” kehaneti gerçekleşmiştir.

Bu kanunun giriş bölümünün, bizim ulusal kimliğimiz ile bağdaşmayan bir anlatım taşıdığını yukarda görmüştük.

Şimdi bu yasanın uygulaması olan 12 Temmuz 1947 Antlaşmasının giriş bölümünü okuyalım. Ve bu teslimiyet belgesini tarihin yargısına bırakalım.

“Türkiye Hükümeti, Türkiye’nin hürriyetini ve bağımsızlığını korumak için ihtiyacı olan güvenlik kuvvetinin takviyesini temin ve aynı zamanda ekonomisinin istikrarını muhafazaya devam maksadıyla Birleşik Devletler Hükümetinin yardımını istediğinden; ve “Birleşik Devletler kongresi, 22 Mayıs 1947 de tasdik edilen kanun ile, Birleşik Devletler Başkanı’na, Türkiye’ye her iki memleketin egemen bağımsızlığına ve güvenliliğine uygun şartlar dairesinde, böyle yardımda bulunmak yetkisini verdiğinden; yardımın, ABD’nin çıkarlarına uygun olduğu sürece yapılacağı da antlaşmayla kabul edilmiştir.

Bu anlaşmayı imzalarken, Amasya Protokolü’ndeki şu ilkeyi de mi unuttuğumuzu söylemeliyiz bilemiyorum? Ülkemizin dört yanı emperyalizmin işgali altında, Mustafa Kemal’in deyimiyle, “bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış” olduğu bir günde bile, Amasya’dan bütün dünyaya şöyle sesleniyorduk:

“Ulusun bağımsızlığını yine ulusun azim ve karan kurtaracaktır.” Amasya Protokolü ile dünyaya böyle haykıran bir ulusun, tam bağımsız bir Cumhuriyet kurduktan sonra, emperyalizme sığınması, tarihin yargısında aklanamayacaktır sanırım.

Türkiye’nin “özgürlüğünü ve bağımsızlığını korumak için” umutlarını ABD yardımına bağlayanlara, Amasya Protokolü’nün bu tarihsel uyarısını anımsatıyoruz.

Sivas Kongresi’nde bu tezle, yani mandacıların (güdümcülerin) teziyle, Amasya Protokolündeki ilkeyi savunanların tezi çarpıştı. Güdümcüler yenildi. Ve gerçekten, emperyalizme karşı ulusal bağımsızlığımız, ulusun azim ve kararı ile kurtarıldı.

MUSTAFA KEMAL VE ABD GENERALİ

Sivas Kongresi’nde güdümcülerin yenilgisi üzerine, Amerikan Hükümetinin temsilcisi olarak Doğu illerimizde incelemeler yapan General Harbor, Mustafa Kemal ile konuşur. General Harbor’ın sorusu ve Mustafa Kemal’in yanıtı, bu güne de ışık tutması yönünden çok ilginçtir. General Harbor, Mustafa Kemal’e sorar: “Ulusça düşünülebilen her türlü girişim ve özveride bulunduktan sonra da, başarı elde edilmezse ne yapacaksın” Mustafa Kemal’in yanıtı şudur:

“Bir ulus varlığını ve bağımsızlığını korumak için, düşünülebilen girişim ve özveriyi yaptıktan sonra, mutlaka başarır. Ya başaramazsa demek, o ulusu ölmüş saymak demektir. Öyle ise, ulus yaşadıkça ve özverili girişimlerini sürdürdükçe başarısızlık söz konusu olamaz.”

Bugün” tam bağımsızlık yoktur, karşılıklı bağımlılık” vardır, ABD bir Dünya devletidir, ona entegre olmalıyız. Bizimle kurmak istediği stratejik işbirliğine hayır dememeliyiz,” diyen yetkisizlere ve umutlarını ABD yardımına bağlayanlara Mustafa Kemal’in, General Harbor’a verdiği yanıtı anımsatıyoruz. Bilmem ki, emperyalizme entegre olmuş beyinler bu sözlerin anlamını kavrayabilirler mi? Çünkü bunun için, tarih bilinci ve sağlıklı bir kişilik gerekir.

Ne yazık ki Türkiye’nin son yarım yüzyılı, olaylara tarih bilinciyle eğilen kişiliklerin ezildiği ya da yok edildiği yıllardır…

Mustafa Kemal ile General Harbor, Sivas’ta konuşurlar. O sırada Mustafa Kemal, Ulusal Direnişi örgütlemektedir. Ülkede, yer yer ulusal boyuta ulaşacak direnişler vardır. Hem emperyalizm, hem de onun denetimindeki İstanbul Hükümeti, bu direnişlere karşıdır. Ve General Harbor, emperyalizm adına; bu direnişi ulusal bir davaya dönüştürecek, silk-i askeriden tecrit edilmiş – askerlikten ayrılmış, -ferd-i millet- ulusun bir bireyi olmuş Mustafa Kemal’le konuşur.

Mustafa Kemal General Harbor’u etkilemiştir. Bu sözlerin söylendiği günlerdeki Türkiye ile, 1945’lerden sonraki Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu tehlikeleri düşünerek, 1947 Antlaşması’nı tarih değerlendirecektir diyoruz.

Bugün şöyle geriye baktığımızda, 1947’den bu yana geçen süreç, Mustafa Kemal’i haklı çıkarmıştır. Ulusal siyasamızın ilkelerini kendimiz saptamadıkça, Kıbrıs sorununun çözümü de, bu anlaşma dışında kalamaz. Çünkü Kıbrıs sorununu Ortadoğu siyasasından soyutlayarak düşünmek nasıl olanak dışı ise, Kıbrıs’ın ABD emperyalizmi için önemini görmemek de o kadar yanlıştır. Bu nedenle, “Türkiye Cumhuriyeti başka bir antlaşma ile hak sahibi olsa bile, Kıbrıs’a ancak ABD’nin izni ile çıkabilir, “söylemi”, ABD Hükümeti’nin Kıbrıs siyasasını çizmektedir. Bu siyasanın ilkelerini, aslında, biz yıllarca önce kabul etmiş bulunmaktayız. Bu nedenle Johnspn’ın, “sen benim iznim olmadan, benim verdiğim silah, araç ve gereçleri kullanamazsın” uyarısını, bu uyarının bizim yanılgımıza dayandığını bilmeden eleştirmek, gerçeği görmemektir. Biz 1947 Antlaşması ile bunun dayanağını kendimiz vermişiz.

Yardımın ana ilkelerini saptayan Kongre Yasası’na göre, ABD yardımla birlikte, yardım alan ülkelerin, iç ve dış siyasaları ve ekonomileri üzerinde tam bir denetim kurmuştur.

Truman Doktrini’yle ilgili 12 Temmuz 1947 Antlaşması’nın ilgili maddeleri incelendiğinde nasıl bir tuzağa düşürüldüğümüz daha iyi anlaşılır. Örneğin:

“Madde 2: Türkiye Hükümeti yapılan yardımı tahsis edilmiş bulunduğu gayeler uğrunda kullanacaktır. Sorumluluklarının icrası sırasında görevini serbestçe yapabilmesini mümkün kılmak için, bu Hükümet Misyon Şefine ve temsilcilerine, yapılan yardımın kullanılışı ve işleyişi hakkında rapor, malûmat ve müşahede şeklinde isteyebileceği her türlü kolaylık ve yardımı sağlayacaktır.” 26 

“Madde 3: Türkiye Hükümeti ile Birleşik Devletler Hükümeti, Türk ve Birleşik Devletler Milletlerine bu anlaşma gereğince yapılan yardım hususunda tam bilgi temini için işbirliği yapacaklardır.”

Bu maksatla ve iki memleketin güvenliği ile kabili telif olduğu nispette:

1. Birleşik Devletler basın ve radyo temsilcilerine, bu yardımın kullanılışını serbestçe müşahede etmelerine ve bu müşahedelerini tam olarak bildirmelerine müsaade edilecektir.

2. Türkiye Hükümeti bu yardımın amacı, kaynağı, mahiyeti, genişliği miktarı ve işleyişi hakkında Türkiye’de tam ve devamlı yayın yapacaktır. 27 

Bu antlaşmayı okuduktan sonra, “yalnız Johnson değil, Lord Curzon da haklı çıkmıştır,” demek çok acı veriyor insana. Ama bu çıkmazdan kurtulmak için de, o acıyı ta yüreğimizle duymak gerekmiyor mu?

Kaynak: M. EMİN DEĞER - OLTADAKİ BALIK TÜRKİYE

Dipnotlar:
1  M.Fahri, agy. s. 26
2  Claude Julien, agy s. 43
3  Claude Julien s. 42-43.
4  Doğan Avcıoğlu, Türkiyenin Düzeni, s. 558 ve Özel arşivimden yapıtın Ekler Bölümünde, Ek 3’e bakınız.
5  M.Fahri, agy.s. 58.
6  Prof. Türkkaya Ataöv, Amerikan Emperyalizminin Doğuşu, s.9.
* (*) Johnson’un mektubu üzerine TIME dergisine verdiği demeç, 14.06.1964 tarihli Milliyet gazetesi.
7  Harry Magdoff, agy. s. 162.
8  Hany Magdoff, agy. s. 173.
9  Harry Magdoff, agy. s. 55
10  Hany Magdoff, agy. s. 55
11  İsmail Cem, Tarih Açısından 12 Mart, Üçüncü Basım, Cilt 2, s.299. 164
12  Türkiye ve Yunanistan’a Yardım Hakkında Kongre Kanunu, Ekler Bölümü,!.
13  Prof. Dr. Türkkaya Ataöv…..Amerikan Emperyalizminin Doğuşu, s. 113.
14  Prof. Dr. Türkkaya Ataöv, agy. s.113. (Yeryüzünde bir örneği daha görülmemiş bu olay, elbet ABD için bundan sonraki uluslararası ilişkilerde takınacağı tavra kaynaklık edecektir. Ve bizimle yapılan 1947 Anlaşması ve Dolaylı Saldırı Doktrini’ne dayalı sözleşme ile, bu tutumun sürdürüldüğü görülmektedir.)
15  Prof. Dr. Türkkaya Ataöv, agy s. 114.
16  Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, s.542.
17  Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, S. 1977
18  Doğan Avcıoğlu, agy. s. 2978
19  Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi. Cilt, 3, s. 1572 (*) “Boğazlar sorunu Türkiye ve Sovyetler arasında notaların gelgitleriyle tartışılırken Truman yönetiminin Sovyet istemlerinin ABD güvenliğine hedef olmadığı görüşünde” olduğu yıllar sonra Dış Politika Enstitüsü’nün Dergisinde de ileri sürülmüştür. ( Dış politika Sayı. 4, S. 8 )
20  Doğan Avcıoğlu Milli Kurtuluş Tarihi s. 1573
21  Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam, 1. cilt, s. 235-236
22  Şevket Süreyya Aydemir, agy. s. 236.
23  Doğan Avcıoğlu, agy. cilt 3 s. 1385.
24  Prof. Nihat Erim, Türkiye’nin Dış Politika Sorunları, Yön, s. 156.
25  Kim Philby’nin Hatıraları, Milliyet Gazetesi, 6 Nisan. 1968
26  Bu hüküm, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin ABD Yardım Misyonu Şefince denetlenmesi anlamına değin, türlü biçimde yorumlanabilir.
27  ABD emperyalizminin propagandasını yapma zorunluluğu bu hükümle yüklenilmiştir. Bu hüküm, öte yandan 5123 sayılı yasanın da hükmüdür. Yani TBMM, ABD’nin propagandasını yapmayı yasa ile kabul etmiştir.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...