6/7 EYLÜL 1955 GECESİ

Kelimenin tam anlamıyla korkunç bir geceydi. Bu gün; şimdiye kadar artık çoğu Allahın rahmetine kavuşmuş olan aile büyüklerimin dışında kimseye anlatmadığım o geceki yaşadıklarımı sizlerle paylaşmak istedim.

O günlerde Aksaray ve Fatih’in en yakışıklı kabul edilen gençlerinden biri olan, gece gündüz beraber olduğumuz en yakın arkadaşım Kazım Orbay’la Aksaray’daki Mine Pastanesindeydik. Akşama doğru oradan çıkıp eve doğru yönlenirken gazete satan çocukların “Selanik’teki Atamızın evini bombaladılar, Rumlar Atatürk’ün evini bombaladılar” çığlıkları ortalığı inletiyordu. Saraçhaneye gelmek için bulvarı çıkarken biraz da Bulvar Pastanesine uğrayıp arkadaşlarla sohbet ettik. Bu arada dışarıda önce küçük küçük sonra gittikçe büyüyen ve slogan atan grupların oluştuğunu fark ettik. Arkadaşıma havanın bozulmaya başladığını bir an önce evimize gitmemiz gerektiğini söylediğimde hiç itiraz etmeden kalktı ve biz Edirnekapı tramvayını yakalamak için yola koyulduk. Edirnekapıda dönemeçte tramvayı terk ettiğimiz zaman etraf sakindi ama Kariye Camii hizasına gelene kadar olan asfalt yolda her zamanki canlılık yoktu. Bu saatlerde Rum genç kızları ve erkekleri daha çok akordeon veya gitar müziği eşliğinde, gayet neşeli bir şekilde turlarken, yaşlılar kapılarının önünde oturur ve onları seyrederlerdi. Onların bu canlı ve neşeli halleri bizi hiç rahatsız etmezdi. Cadde boyunca yürürken ve onları seyrederken, gençleri biraz kıskansak da yine de mutlu olurduk. Ancak o akşam cadde bomboştu. Belli ki herkes evlerine çekilmiş, gelişmeleri izliyor olmalıydı.

Ailemize geldiğimizi gösterdikten biraz sonra arkadaşımın ıslık sesini duydum ve evimize birkaç yüz metre mesafedeki, lokal adını verdiğimiz Tekfur Sarayının kahvesine doğru yollandık. Lokale girdiğimiz anda yaşlılar ve gençler etrafımızı aldı ve bizi soru yağmuruna tuttular. Ne olup bittiğini bilmiyorduk ama duyduğumuz iddiaları onlara anlattık. Hatırladığım kadarı ile yaşlılar da, gençler de bizi sever ve sayarlardı. Biz topluca sohbet ederken dışarıdan önce hafif sonra gittikçe güçlenen sesler gelmeye başladı. Galiba bir grup İğrikapı’dan-Tekfur Sarayına doğru bağır çağıra geliyordu.

Grup lokalin önünden geçerken bir adam kapıyı açtı ve “Rumlar Atamızın evini bombalamış, siz burada nasıl oturursunuz” diye bağırdı. Kahvedekiler gözlerini bana çevirdiler. Hepsi yıllarca birlikte yaşadığımız, sevdiğimiz saydığımız insanlardı. Onları olası bir belaya bulaştırmak istemedim, kapıda bekleyen adama gitmesini işaret ettim. Adam hepimize tiksinti ile baktı ve “ciğersizler” dedi ve gitti. Adamın ne söylediğini hiç kaale almadan yine oyunlarımıza daldık.

Biraz sonra yine sesler, yine sloganlar duymaya başladık. Bu grup daha kalabalık olmalıydı, kahvenin önünden geçerken birileri yine bizi kışkırtıp aralarına katılmamız için tahrik edici beyanlarda bulundu. Aynı sahne yine tekrarlandı, kahvedekilerin gözü bizdeydi, dışarıdakilere katılmak için adeta can atıyor, onları serbest bırakmamız için adeta gözleri ile yalvarıyorlardı. Bu sefer arkadaşım Kazım adamları kışkışladı ve “Bu işler tehlikeli işlerdir. Bilmediğimiz bir durum için başınızı belaya sokmanızı istemiyoruz, oturun oturduğunuz yerde” diye bağırınca herkes yerine oturup oyunlarına devam etmeye başladı.

Aradan fazla zaman geçmeden kapıdan koşarak bir çocuk girdi ve “Galip abi bir sürü insan Tekfur sarayında Rumları hırpalamağa başladı babam sizi haberdar etmemi istedi” deyince “Komşularımızı yabancılara bırakamayız, bir şey yapmak gerekiyorsa bunu biz yaparız” diye bağırarak tavlayı kapadım ve hep birlikte kendimizi sokağa attık. Tekfur Sarayından Kariye Camiine doğru Rum evleri Ayvan saray’dan gelen grubun istilasına uğramış gibiydi. Kiliseye yakın evlerden birinin önünde yoğun bir kalabalık oluşmuştu ve evin içindeki insanlar telaşla ellerini kollarını sallıyor, çığlıklar atarak bir şeyler söylüyorlardı. Eve saldırı hazırlıkları önce camların atılan taşlarla kırılması ile başlamıştı. Arka taraflardan çok iyi tanıdığımız yakın bir mahalle büyüğü “Yıkın bu namussuzların evini, bunun babası bize Yunan bayrağını öptürmeden, Zito Venizelos ! diye bağırtmadan yoldan geçirmezdi” diye bağırarak kalabalığı teşvik ediyordu. Ev sahibine “Bayrak as, bayrak as” diye bağırdım. Kalabalık arasındaki bizim çocuklar da bayrak as diye bağırınca evdekiler kendilerinin ve komşularının getirdiği bayraklarla evi donatınca bağırtılar kesildi ve kalabalık Kiliseye doğru ilerlemeye başladı.

Kilise çok korunmalı bir yapıda olduğu için orada pek oyalanılmadı, kalabalık Kariye Müzesine doğru akarken gece epeyce ilerlemiş hava iyice kararmıştı. Bazı gençlerin Kilisenin çan kulesine taş attıklarını görünce “Kiliseler Allahın Evi sayılır” taşlanmaz diye bağırarak onları durdurup sağa sola kaçışmalarını sağladım. Etrafta kimse kalmayınca garip ve muzır bir düşünce zihnime yerleşti.

O günlerde 1.Dünya Savaşı ile ilgili okuduğum yayınlarda, savaş sırasında Rusların ve işbirlikçisi Ermenilerin Doğu Anadolu’da işgal ettikleri bölgelerdeki camileri ahıra çevirdikleri, yapmadıkları rezalet bırakmadıklarını okumuştum. Onlar bizim camilerimize karşı bu kadar saygısızken biz niye onların kiliselerine bu kadar saygılı oluyoruz ki diye mırıldanarak kimsenin görmediğinden emin olduğum için yerden bir taş aldım ve çan kulesine doğru fırlattım. O sırada uzaktan Kazım’ın ıslığını duyunca kafamı o tarafa çevirmiştim ki kulağımın dibinde bir vızıltı duydum ve ayağımın dibine bir taş düştü, attığım taş bir yerlere çarpıp geri gelmişti. Hata yaptığımı çok iyi bildiğim için hemen elimi kaldırıp tanrıdan bağışlanma diledim.” Bağışla beni tanrım, Sinagoglar, Kiliseler, camiler sana sığınanların evi, biliyorum hata yaptım” dedim ve büyüklerimin sık sık söylediği “Hiç bilenle bilmeyen bir olurmu?” cümlesini tekrarlayarak arkadaşıma doğru ilerledim.

Kalabalık gittikçe artınca adeta sürüklenerek Edirnekapı’ya geldik. Kilisenin etrafında çok yoğun bir kalabalık oluşmuştu. Millet içeri girmeğe çalışıyordu. Tramvay durağından Sur dibine doğru ilerlemeye başladık. O anda kapıdan ve Sulukule tarafından anormal diyebileceğim sayıdaki insan oluk gibi akmağa başladı. Bu grubun Balkan göçmenleri için yeni kurulmuş “Taşlı Tarla veya Yıldız Tabya’dan” geldikleri söyleniyordu. Bu insanlar Balkanlarda çok acı çekmiş, çok hakaret görmüşlerdi. Bazılarının elinde koca koca bıçaklar, falçatalar vardı. Tablo çok ürkütücüydü, mahallemizin gençleri dağılmış ve ikimiz yalnız kalmıştık. Arkadaşıma” Ben devlet memuruyum ( Kâğıthane’deki İstihkâm Okulu öğrencisi bir teğmendim.) bu ortamda kalamam eve gidelim” dedim. Biz kale dibinden eve doğru ilerlerken kalabalık Kiliseye girmiş ve tahribat başlamıştı bile. Kalabalık çekirge sürüsü gibi sonraki evleri yıkarak, eşyaları parça parça ederek ilerliyordu.

Kiliseden sonraki 5 veya 6ncı evin hizasına geldiğimizde içerde hararetle tartışan insanlar gördük. Kapının önünden geçip gitmeden önce kafamızı tartışan insanlara çevirdik. Orta yaşlı bir kadın ve iki çocuğu eve girdiğini tahmin ettiğim insanlara “biz Türküz, bizim Rumlukla alakamız yok.” Diye yalvarıyorlardı. Kadın bizi görünce diğerlerini bırakıp bize yanaştı. “Biz Türküz” ifadesini bize de tekrarlayınca dayanamayıp “Neden böyle yapıyorsunuz, şiveniz sizin Rum olduğunuzu belirtiyor. Soydaşlarınız kötü bir gece yaşıyorken neden onlardan ayrılıyor, acılarını paylaşmıyor da mal derdine düşüyorsunuz. Bırakın bunları alın çocuklarınızı çıkın, canınızı kurtarın dedim.” Kadın “Gidemem” dedi. Neden? Diye sorunca elimi tuttu ve beni merdivenlere doğru götürürken “Kardeşim siz insan bir adama benziyorsunuz bakın bütün mahalle burada” dedi. Merdivende sanki bir insan yığını vardı, yaşlı, genç, kadın, erkek, çocuk belki 20–30 kişi üst üste oturmuş korku ile titreşiyorlardı. Atılan taşlarla zemin katın camları büyük bir şangırtı ile aşağı inerken, merdivendeki insanlar acı çığlıklar atmaya ve kendilerini sokağa atmak için kıpırdanmaya başladılar.
Manzara beni ve arkadaşımı derinden yaralamıştı, o an insanlığımdan utandım ve sonra ne yaptımsa hepsi otomatik olarak gerçekleşti. Olayları iyi hatırlayamıyorum ama arkadaşımın söylediğine ve görenlerin anlattığına göre yerden kırılan camın çerçevesinin bir bölümünü sopa gibi elime alıp kapının önüne fırlamış ve kalabalığa “Durun ulan ne yapıyorsunuz? diye bağırmışım. İşte o sahneyi çok iyi hatırlıyorum, Edirnekapı Camiine kadarki o geniş alanda tıklım tıklım yığılmış binlerce insan. Onlara “Burası Türk evi Rum evi istiyorsanız işte karşıda diye bağırarak karşıdaki evlerden birini göstermişim. Kalabalık kısa bir an beni süzmüş sonra gösterdiğim eve yönelmişler. İlk darbeyi atlatmak yeterli değildi, arkadan gelen esas soyguncu takımına karşı dikkatli olmak gerekiyordu. Ben ve yiğit arkadaşım elimizde sopa saatlerce bu yağmacılarla uğraştık ve evdekilerin zarar görmesini önledik.

Biz o dertle uğraşırken evin küçük çocuğu yanımıza geldi ve bana bir şey uzattı. Baktım 2,5 liralık bir kağıt para. Bu ne dedim? “Annem gönderdi” deyince, “Yazıklar olsun size biz bu işi maddiyat için mi yapıyoruz zannediyorsunuz? Sizler bizim yurttaşımızsınız sizi korumak bizim görevimiz onun için buradayız. Böyle bize hakaret ederseniz şimdi bırakıp gideriz.” Deyince kalabalıktan “Aman bizi bırakmayın, o çocuktur, aklı karışmış kusuruna bakmayın” sözleri ile özür mırıltıları yükselmeye başladı.

Bir süre sonra bir grup genç yanımıza yaklaştı, içlerinden biri “ Açık konuşalım abi, içerde bir sevgiliniz mi var?” diye sordu. “Ne sevgilisi?” diye sordum. “ O zaman neden burası Rum evi olduğu halde Türk evi dediniz? Milleti kandırdınız, biz bu evin kimin evi olduğunu çok iyi biliyoruz” dediler. Vaziyet ciddileşiyor ve beklenmedik tatsız bir hal alıyordu. “Nerden biliyorsunuz?” diye sorunca, büyük bir kasıntıyla “Biz bu mahallenin çocuğuyuz” dediler. Bunu duyunca elinden tuttuğum gibi onu merdiven başına götürdüm.”O zaman komşularının ne durumda olduğunu gör. O kalabalık, o gözü dönmüş insanlar bu eve girseydi neler olabileceğini tahmin edebiliyor musunuz? diye bağırdım. Yanımıza diğer arkadaşları da gelmişti onlarda manzarayı görünce donup kaldılar. Başka bir şey söylememize gerek kalmadı, “Haklısın abi.” Dediler ve onlarda ellerine geçirdikleri sopa benzeri şeylerle yanımızda yer aldılar. O gece ilk defa biraz rahatlamıştık. Gece yarısına doğru “Sıkıyönetim ilan edildiği bildirildi ve ufukta askerler görünmeye başladı.

Askerler gelince biz ev sahibinden izin istedik, ailemiz merak eder dedik ama ev sahibi artık sakinleşmiş olan diğer arkadaşlarına gitmek istediğimizi söyledikleri zaman yine bir itiraz dalgası yükseldi ve bir yaşlı kadın her ikimizin elinden tutarak“ Tek güvenimiz sizsiniz, başka kimseye güvenemeyiz, bizi bırakmayın” diyerek kalmamızı istedi. İki arkadaş duygulanmıştık, gözlerimiz dolmuştu. Yaşlı kadına üzülmemesini, bize izin vermediği sürece gidemeyeceğimizi söyleyerek sessizce bir kenara çekildik. Çünkü o ana kadar sağda solda, özellikle mezarlıklarda ve maşatlıkta saklanmış olan Rumlar gece yarısından sonra yavaş yavaş ortaya çıkmaya ve çevredeki tek sağlam ev olarak kalan bulunduğumuz eve doğru yaklaşmaya başladılar. Onlara yardım etmek istedikçe onların bizden korktuğunu ve eve bile girmekten çekindiklerini görünce, evdekilerin selameti için bir odaya çekildik.

O gece çok enteresan hikâyeler dinledik. Hatırımda kalanlardan biri Kilise zangoç unun kızının hikâyesiydi. Babası onu bir sandığa, halıların altına saklamış. Kendisi kaçamadan kalabalığın arasına karışmış. Kalabalık odaya girmiş, sandığı açmışlar, üstündeki birkaç halıyı alıp ellerindeki bıçaklarla parçalamışlar ama sonra çıkıp gitmişler. Daha sonra galiba bir yolunu bulup çatıya çıkıp saklanmış, askerler gelince de aşağı inip sağlam ev aramış. Bir başka delikanlı evinin çatısına saklanmış, bazıları çatıda kimse varmı diye çatıya çıkınca bacanın arkasına uzanıp sessiz kalmış ve görülmemeyi başarmış.

Sabah ezanı okunurken içlerine güven geldi, bize ihtiyaçları kalmadığını gördükleri zaman bize teşekkür ederek izin verdiler. Askerlerin başındaki komutana kimliğimi gösterip durumu anlattık, onlar da bize izin verince evin yolunu tuttuk. Su deposunun yanından geçip asfalt yola çıkacağımız sırada yerde bir tomar renkli kâğıt gördük. Eğilip eşeleyerek baktığımızda tomarın yabancı bir para olduğunu anladık. Yeşil rengi dolar çağrışımı yaptı ama ikimizde elimizi sürmeye çekiniyorduk. Ben en çok Kazıma bakıyor o ne yapacak diye merak ediyordum. Onun işi yoktu, zamanının çoğunu kumar oynayarak geçirir, el harçlığını oradan çıkarırdı, üstelik zamanın moda hastalıklarından birinden muzdaripti ve çok çapkındı yani paraya çok ihtiyacı vardı. Para tomarından gözünü ayırırken Böyle bir geceden sonra bu paraya dokunamayız, bize yakışmaz” dedi ve yürümeye başladı. Onun sağlam bir genç olduğunu biliyordum ama bu kadarını tahmin etmiyordum.

Eve sağ salim ulaştığımızda büyüklerimizden esaslı bir papara yedik. Daha sonra o gecenin hikâyesini anlatırken dayım ve ağabeylerim daha sonra komşularımız söz birliği etmişler gibi hep bu para meselesi üzerinde durdular ve bu nedenle “aptallar, sersemler neden o paraları almadınız?” şeklinde iltifatlara mazhar olduk. Daha sonraki günlerde kafamdaki iki soruyu, dini konularda en büyük güvencem olan babama sordum. Sorularımın ilki kalabalığa hedef olarak gösterdiğim evin yağmalanması ile ilgiliydi. Bu yüzden masum bir ailenin evinin yağmalanmasına sebep olduğum için vicdan azabı çekiyordum. “Kastın neydi? O evi yağmalatmak mı? Yoksa önündeki insanları kurtarmak mı? Diye sordu. İnsanları kurtarmak olduğunu söyleyince “ Doğrusunu yapmışsınız, hiçbir mal insan hayatından daha değerli olamaz” dedi. Gelirken yerde bulduğumuz parayı almamız gerekirmiydi? Sorusuna, evet gerekirdi, Yanlış yapmışsınız parayı alıp bir gün sonra oraya gidip sahibini bulup ona vermeniz daha efdaldı (tanrı indinde daha makbuldü)” cevabını verdi.

O geceden sonraki 4–5 yıl içinde Rumlar Edirnekapı ve galiba bütün İstanbul’u boşalttılar ve Yunanistan’a göç ettiler. Böylece Yunanlılar büyük bir hırsla Kıbrıs’ı isterken İstanbul’u kaybetmiş oldular. Gary ( arkadaşım Kazım Orbay’ın takma adı; ona uzun boyu ve sakin duruşu ama yerine göre alev gibi parlaması nedeniyle Gary Cooper–2 adını takmıştık) 7 yıl sonra o menhus hastalığını yenemedi ve adeta kucağımda öldü. İstanbul’a en son 20 sene kadar önce ablamın cenazesi için gittiğimde Edirnekapı ve çevresini son defa görme imkânı buldum. Artık Yorgolar, Yaniler, Koçolar, Eleniler, akerdeon veya gitar çalan gençler, müzik, ses ve hareket yoktu. Galiba Edirnekapı, Fener, Balat, Mollaaşkı, Sulukule, Tekfur sarayı gibi semtler sesleri ile birlikte renklerini de kaybetmiş gibiydiler. İstanbul artık benim de sevgili şehrim olmaktan çıkmış, başkalarının şehri olmuştu.

Dr. M. Galip Baysan
İLK KURŞUN

Bunlar da hoşunuza gidebilir...