10 KASIM VE İSTİKLAL MADALYASI ..

Madalya nişan…

İnsanlık tarihinde görünür görünmez, el ile tutulur, tutulmaz, İnsanın yaradılış hasletlerine duyulan sevgi ve hürmetin ifadesi olarak göğse takılan, kitabelere yazılan, kafalara nakşedilen bir semboldür: Madalya, nişan, kitabe dediğimiz nesne…

Bunları eritip insanın ilahi duygu laboratuarında tahlil edersek verilen raporda şu kelime ortaya çıkar: “Vatan”

Vatan tarif edilemez. Her insan manevi ve ruhi malzemesi ile bunu içinde benliğinde tarif eder. Duyar. Diğer lâflar bunu izahta kuru ve yavan kalır…

Bu görünmeyen hissi yıkmaya yönelik her şey “Düşman” ismini alır. O zaman kitleyi, elde olmayan durdurulamayan bir hal ortaya çıkar. “Harp”

Adam öldürmek suçtur. Harpte öldürmek suç değildir. Nedir o halde?

O tarif edilmez. Şuursuz insan hasletinin tezahûrudur. O kadar… Kendinizi zorlamayınız. Tarif edilemez. Duyulur. Mahiyeti de anlaşılamaz…

Bir nefere derste yüzbaşı soruyor.

“Oğlum, vatan nedir?”

Nefer hiç düşünmeden; “anamdır” diyor, yüzbaşım…

Başka bir nefere soruyor; “sen söyle?”

Nefer saf temiz bir düşünce ile “Mehmet’in anasıdır.” Diyor. Gülünç bulmayınız. Burada şuursuz tarif vardır. Şuurlu tarifi zaten yoktur. Vatan’ın…

Vatana duyulan bu hasleti harekete geçirmek, herkesin kârı değildir.

Günün birinde sessiz sözsüz bir şahlanma oldu. Anadolu’nun her yerindeki izbelerden, efsanevi yağız yüzlü adamlar belirmeye başladı… Habersiz toplandı. Kulakla duyulmayan bir sesin peşine takıldı. Olan oldu. Ne oldu? Bilmiyoruz bu hengâmede…

Şeref, namus, cesaret, fedakarlık, kahramanlık tabloları çizildi, görünmez şekilde…

Âlemde manasız bir şey yoktur. Manasızlığın bile manası vardır. Tesadüf diye bir şey yoktur. Hem maddi hem manevi hepsinin bir kanun hududu içinde cereyan ettiğini bilmek, anlamak milyonda bire nasip olur. Tesadüf manevi bir kanunun bize gizlenmesidir. Manasız demenin manasızlığın içindeki manaya hakaret olur. Aklın bazen ermediği tesadüfler vardır. O noktaya akıl ermez değil.(Yetmez).

Namsız, nişansız; Mehmetler, Fatmalar, Satılar, Osman çavuşlar, Nineler, Gül hatunlar, Hasan dayılar yaptı bunları. Kim bunlar, bilmiyoruz.

Şeref, fedakârlık, cesaret, kahramanlık, namus kelimeleri ile süslüdür bunlar…

Şeref: İnsanın manevi yüksekliğidir.

Mevki, makam insana şeref vermez. İnsan mevki ve makama Şeref verir. Eğer hakiki insan ise…

Hakiki insan olmayan nedir. Siz düşünün…İnsanı (insan) insan yapar. Düsturunu unutmayın.O (insan) insanın kendi içinde gizlidir. Onunla arkadaş olmaya savaş.

Fedakarlık : Sevgiden doğan bilinmeyen bir korkunun tezahürüdür.

Cesaret : Şartlara bakmadan şuursuz ve sonu düşünülmeyen insani bir haslettir.

Kahramanlık: Şartların getirdiği bir durumdur. Aklın bittiği yerden başlar.

Bütün bu hasletlerin ismi toplam olarak insanlığın manevi ilahi gururu ismini alır.

Hisler, hareketler insanların gururunu ayak altına alacak dereceye kadar küçülürse o insan yoktur, demektir.

Ölüler yaşayanlara yük olursa, saygısızlık olur!

Eski Kızılderili lisanında (Kahraman) kelimesi yoktur. Bunun mukabili (İnsan) kelimesidir. .

Bunların hepsi insan hasletlerinin hülasasını ifade eden mukaddes bir kelime vardır. Tarif edilmez. O da (Namus)’ dur.

Namus – u Ekber Cebrail’in ismidir. Unutmayın…

İstiklal Madalyası: Madalyalardan başka bir madalyadır. O tek bir madalyadır. Mustafa Kemal, Anadolu’da iken İstanbul hükümeti tarafından verilen madalyalar geri isteniyor. Hepsi gönderiliyor.

İkinci bir defada Çanakkale’de aldığı, kumandanları tarafından takılan madalyada isteniyor.

Cevap: Devletin taktığı bütün madalyaları gönderdim. O tek madalyayı bana devlet takmadı. Kumandanlarım taktı. Madalyayı göndermiyor…

İşte o madalyayı eritirsek: İçinde; 250.000 Şehit, 50.000 Gazi, 60.000 bir uzvunu kaybetmiş namsız, nişansız insan gizlidir. Terkibinde: Şehit var. El ile tutulan kısmında gazilik duyulur. Bunları methetmek insan düşüncesinin üstündedir.

Allah, onları methediyor. Biz neyiz ki?

O madalya bugün, Mustafa Kemal’in

Şehitlerin,

Gazilerin, uzuvlarını kaybetmiş namsız, nişansızların hatırasını taşıyor. Göğüslerde, amma gönüllerde “aslı” yatacaktır.

Ne mutlu o madalyayı göğsünde taşıyanlara, onlar yok aramızda şimdi madalyalarını taşıyan torunlarının, torunları var. Yaşıyorlar yaşayacaklar da…

İcap ederse paha biçilmez o madalyanın üzerine sonsuz ilahi kıymetlerle ölçecek dereceye çıkaracak insanlar dolu vatanımızda,

Öperim o madalyayı taşıyanların ayaklarının altını…

Çanakkale’de yatan şehitlerin üzerlerinde bile ismi yok. Onların babaları anaları da şimdi dünyada yoklar. Belki üç nesil torunları var. Niçin isim bırakmadılar? Bırakmazlar: Çünkü “Vatan” için ölmüşlerdir.

Kanları vatan toprağını sulamış ve buharlaşarak Allah katına çıkmışlardır.

Biz kimiz ki şehitlerimizle iftihar edelim. Hepimiz onlarla beraberiz de ondan…

Onların yolu daima açıktır. Görünmez sanırlar, fakat vakti gelince bütün Dünya görür, tekrar öğrenir.

Adlarını bilmediğimiz, şükran ve rahmetle andığımız gemi personeli. Hangi gemi bu? Kaptan İsmail Hakkı’nın gemisi. İçinde Mustafa Kemal Paşa var.

Paşa, Kaptan’a soruyor:

“Karadeniz’e kaçıncı seferiniz?”

“Marmara’dan dışarı ilk defa çıkışımdır,” Paşam

“Peki, hangi rotayı takip ediyorsun ?”

Ne rotası paşam? Allah’a sığındık gidiyoruz işte… Pusulamız bile yok.”

Görünürde bilinmeyen bir geleceğe doğru yol alıyordu gemi… Paşa’nın görünmeyen rotası kafasında.

Allah’a sığındık pusulası gözlerinde… Nihayet mayıs ayında Samsun’a çıkıyor.

İşte “İstiklal” mücadelesinin başlangıcı, bu çıkış…

Ondan sonra ne oldu? Herkesin bilmesi lazımdır. Utanırım söylemeye Türk olarak!

Onlarda dizi halinde görünen ve görünmeyen hatıralarını bu yazılarda hatırlatıyoruz. Belli etmeden, dışarı vurmadan iftihar edesiniz diye… Ve kendi kendinize söyleyebileceğiniz ilahi bir sözü mırıldanırsınız. Bu Türk asaletidir.

Türk – İslam’da ince mukaddes bir hürmet vardır. Onu izhar etmezler. Güzel sözlerde gizlerler. İşte Çanakkale bu hürmetin gizli mukaddes bir toprağıdır.

250.000 Şehit’in yattığı mübarek bir yerdir.

Her meydana çıkıp zuhur eden şeyin aslı, sırrı, gücü, kudreti o zuhur eden şeyin içinde kalandır.

Mustafa Kemal. Çanakkale. Madalya. Binlerce şehit. Yüzlerce gazi, bunların hepsi ilahi bir takdirin tecellisi içindir.

Atatürk, bunun için yukarıda söylediklerimizin millete mal olması için hülasa; o istiklal madalyası için, bu kadar dertler ızdıraplar, acılar çekilmiştir. Bunları hatırlamak değil, bu kelime ayıp olur. Daima onlarla birlikte olmak yaşayan her Türk’e, Türk olarak lazımdır. O madalya Çanakkale’de Atatürk’ün göğsünde eriyerek, Samsun’dan, Akdeniz’e kadar mukaddes bir toz halinde dağılmış ve nihayet birden bize ilahi bir kuvvetle toplanmış Türk’ün sembolü olarak göğüslere takılmış ve gönüllere nakşedilmiştir. Sureti göğüste, (Aslı) gönüler de saklıdır ve daima saklı kalacaktır.

Onu Türk’e hediye edenlerle birlikte… Atatürk’e hürmet .

Asıl Türk’e, kendi kendimize hürmet demektir. Bu da kendi benliğimizi bulmak demektir.

Atatürk’e sevgi göstermek kendi kendimizi sevmek olduğunu anlamak demektir. Atatürkçülük diye bir anlam yoktur.

Türk’ün Ata’da birleşerek tek bir gaye uğrunda ayrılmaz bir bütün teşkil etmektir.

O’nun için Atatürk “Hakimiyet bila kaydı şart Milletindir”. Demiş.

Atatürk edebiyete intikal etmiştir.

Atatürk’ü herkes kendi Türklüğü derecesinde anlar.

Sevgi ve hürmet…

Kimi Atatürk’ü resimlerde,

Kimi Abidelerde,

Kimi kitaplarda,

Kimi yaptığı işlerde,

Kimi gözyaşlarında,

Kimi gönlünde bulur,

Düşünen her insan için işin aksi varit değildir.

Ebediyete intikal ettiği gün, sevmediğimiz düşman bir milletin mebusu, Onun için şunu söylemiştir:

“Böyle büyük bir insanın ölümünden sonra dünya artık enteresan değildir.” Demiştir.

Çok iyi bilen anlar Atatürk’ü…

Ve onu rahmetle anar.

 

Dr. Münir Derman

Bunlar da hoşunuza gidebilir...